"Günce tutmak yasadışı değildi (aslında hiçbir şey yasadışı değildi, çünkü artık yasa diye bir şey yoktu)..."
Çoğumuz ülkede yaşanan son olaylar sonrası bu alıntıyı sosyal medyanın bir köşesinde görmüşüzdür. Önceden Hayvan Çiftliği'ni okumuş olsam da 1984'ü okumaya bir türlü başlayamamıştım, sanırım her şeyin bir zamanı varmış. Bu romanda yaşanan olayların sürekli referans verilmesi aslında abes değil, okuduğunuzda belki de başka milletlerden insanlara fazlaca distopik gelebilecek olayların aslında pek de abartılı olmadığını fark edeceksiniz.
Baş karakterimiz Winston, Okyanusya devletinin (günümüzde İngiltere) dış partisinin pek de sadık olamayan bir üyesidir. Görevi gereği partiye tam sadakat yemini etmiş olması gerekse de içten içe ülkeyi yöneten ve herkesi gözleyen Büyük Birader'e bastıramayacağı bir kin gütmektedir. Bu kin sadece parti başkanıyla sınırlı değildir, partiye koyun gibi sadık, kendi aklı yokmuş gibi hareket eden tüm parti üyelerine de duyulmuş bir nefrettir. Bu nefretini kimseye anlatamadığından (çünkü çocuklarınız bile sizi iktidara gammazlamak için yetiştirilmiş ajanlarken bu dünyada arkadaşlık kavramı diye bir şey kalmamıştır) içini gizlice aldığı bir deftere dökmek ister. Deftere düşüncelerini yazmak bile ciddi bir suç teşkil edebilecek bir eylemdir, çünkü parti her türlü özgür düşünceye karşıdır. Ne düşünüyorsanız bu parti tarafından size dikte edilip onaylanmış olmalıdır. Kendi evinde bile tele-ekranlardan gözlenen Winston, görülmeyecek bir köşede oturduğunu düşünerek şu cümleleri defterine yazar.
"KAHROLSUN BÜYÜK BİRADER!
KAHROLSUN BÜYÜK BİRADER!
KAHROLSUN BÜYÜK BİRADER!"
Bu cümleler aslında kendi içindeki başkaldırının başlangıcının en büyük adımlarıdır.
Orwell, iyi bir diktatörlüğün nasıl kurulduğunu çok iyi kavramış ve inceliklerini bu
Belki de ilk kez Merkez'den kaçıp gitmek gelmiyordu içinden. "Seni Seviyorum" sözünü görünce, yüreğinde hayatta kalmak için müthiş bir istek uyanmış, birden gereksiz tehlikelere atılmayı aptalca bulmaya başlamıştı.