Dostluk kurduğumuz nice suriyeli’ye sormuşumdur: Kanlı meydan mitinglerinde binlerce insan türkiye ve osmanlı’yı lanetlerken meydanın tam ortasındaki ay yıldızlı armalı,Yıldız camii maketli telgraf anıtına niye dokunmuyordunuz?
Hepsinin cevabı aynıydı:
“Ama o anıt Hamid-i Sani’nin.”
“İyi ama o da bir osmanlı padişahı.”
“Olsun, o Hamid-i Sani.”
<<Kızıl Sultan>> tâbiri, doğrudan doğruya Ermeni buluşudur ve dünyada bir eşi gelmemiş derecede merhametli bir hükümdara bu, hakikatte yüzde yüz ters sıfatı yakıştıran Ermenilerdir. Yeni nesiller de bu eski Ermeni buluşunu hakikat diye kabullenmiş. Ermeni kafasıyla düşünmeye mahkum edilmiştir.
“Bütün bu dargınlıklar, kırgınlıklar, hatta kanlı kinli didişmeler ancak Meşrutiyet’in İlanı’dan sonra mı meydana çıkmıştı? Sultan Hamid otuz üç yıl nasıl küllemişti bu ihtilafları?”
Yerine kardeşini geçirmişlerdi, olacak iş miydi bu? Samimi düşüncesine göre ahmağın biriydi bu kardeşi. Ayrıca uğursuzdu kem gözlüydü,her şeye nazar değerdi.
“ Düşündüm ki Japon İmparatoru’nun istediği Müslüman din âlimleri kendi ülkemizde olsa ve onları ben bulabilseydim Japonlar’dan evvel kendi milletimin ve Halife, yani Peygamberimiz’in vekili olarak İslam âleminin istifadesini, temin ederdim.”
“Fakat Japon İmparatoru’nun istediği Müslüman din âlimleri’ni yetiştirecek feyyaz membâlar da artık mevcut değildi. Medreselerimiz birer ilim irfan kaynağı olmaktan mahrumdu.”
“Mevzuum değildi, fakat müşahedelerime dayanarak söyleyeceğim, eğer Sultan Hamid, sarayın kalın duvarları arkasına çekilmeseydi ve bu duvarları aşabilmiş belirli sınıf ve yapıdaki insanları milletlerinden eksiksiz numuneler sayma hatasına düşmeseydi, en yakınlarının bile tasdik ettikleri aşırı vehminin zebunu olmasaydı, bu otuz üç yıllık saltanat bu akıbetle bitmezdi ve memleketin şartları bambaşka olurdu düşüncesi, Selanik devri sonunda, bende her an kuvvetlenen kanaat haline geldi.”