Her şeyi tek bir sözcükle özetleyebilirim: savaş. Daha doğrusu savaşlar silsilesi. Bir değil, iki değil, bir sürü savaş; küçüklü büyüklü, haklı haksız, oyuncu kadrosunu yer değiştiren sözde kahramanlarla hainlerin oluşturduğu, gelenin gideni arattığı, her yeni kahramanın bir önceki haini fena halde özlettiği savaşlar.
Abdullah, Baba'yı bu salıncakta sallanırken bir türlü gözünün önüne getirmiyordu. Onun da bir zamanlar kendisi gibi bir oğlan çocuğu olduğunu tahayyül edemiyordu. Bir çocuk. Kaygısız, ayağına çabuk. Oyun arkadaşlarıyla birlikte açık tarlalarda paldır küldür koşan. Şimdiyse elleri yaralı, yüzü derin yorgunluk çizgileriyle bezeli Baba. Elinde kürekle, tırnaklarının altında çamurla doğmuş olması pekâlâ mümkün görünen Baba.
Ne Bilge Hakim'e ne de mollaya gittim. Halam onlarla görüşmemi yasakladı. Dediğine göre, ben ne deliyim ne de cinli. İçime bir iblis girmemiş. Yaptığım, söylediğim her şeyi yukardan gelen ses bana emrediyormuş, beni yönlendiren o sesmiş. Gırtlağımdan çıkan bu ses, binlerce yıldır gizli kalmış bir sesmiş.
Ve bahis borcunu karşılayacak parası olmadığından ablamı verdi.On iki yaşındaki ablam kırk yaşında bir adamın evine gitmek zorunda kaldı! "Tırnaklarını saç diplerinden çekip, sol gözünün kenarındaki yarayı okşamak için alnına indiriyor. "O zamanlar, ben yalnızca on yaşındaydım...hayır. "Hafızasını yokluyor, "Evet, on yaşındaydım. Korkmuştum. Ben de bir bahiste ortaya sürülen para yerine kullanılabilirdim."