İşçi sınıfının bir üyesi olarak gelmiştim bu dünyaya ama şimdi, daha on sekiz yaşımdayken, başlamış olduğum noktanın bile altındaydım. Toplum denilen yapının bodrum katında, sefaletin yeraltındaki derinliklerindeydim, insanın adını ağzına almayacağı kadar kötü ve uygunsuz olan o yerde. Uygarlığımızın çukurunun dibinde, cehennemindeydim; bir insan çöplüğü, bir mezbaha, bir ölü kemiği deposuydu burası. Toplumun, inşa ettiği yapılarda görmezden gelmeyi tercih ettiği bölümüydü. Herhangi bir boşluğun olmaması beni görmezden gelmeye zorluyor ve söyleyebileceğim tek şey, orada gördüklerimin resmen tüylerimi ürpertmiş olduğu.
Sıradan insanlar deliren kimseleri nasıl da "mutlu" sanır, ah Tanrım, zaten Irwin Garden de bir zamanlar beni tımarhanelerin "mutlu kaçıklar"la dolu olduğuna yönelik fikrim konusunda uyarmıştı "Kafanın etrafında ağrı veren bir sıkışma vardır, zihindeyse daha da fazla acı çektiren bir korku yeli eser, çok mutsuzdur onlar, en kötüsü de bunu kimseye anlatamazlar, üstelik saçma paranoyalar yüzünden kimseden yardım bekleyemezler, bu nedenle dünyadaki, hatta evrendeki herkesten daha fazla azap çekerler"
benim görüşüme göre bu dünya hakkında yeni sözcükler kullanarak konuşamayacağımız denli yaşlı. Bizler yaşamın içinden tıpkı 10. yüzyıl insanları gibi sessizce geçip gideceğiz yalnız biz biraz daha fazla gürültü çıkaracak ve bir milyon yıl bile dayanmayacak birkaç köprü ile baraj kuracak, bombalar üreteceğiz. Dünya zaten neyse odur salt, devinir ve geçip gider, aslına bakarsanız uzun vadede iyi olan da budur, yakınmaya lüzum yok.
Ah hayat ne güzel, mucizelerle dolu, Tanrı şunu yaptı, Tanrı bunu yaptı,' teraneleri okuyup duruyor herkes, Tanrının yaptıklarından nefret etmediğini nereden biliyorsunuz ki? Belki de sarhoştu ve nereye gittiğinin, neler yaptığının farkında değildi ama elbet bu doğru değil" - "Belki Tanrı ölmüştür" - "Hayır, Tanrı ölmüş olamaz çünkü O doğmamış olandır"