Birincisi: Allah Kelâmı, mahluk değildir. Bir âyette, "Size Arapça üzerine Kur'ân'ı indirdik" buyurulması, onun mahluk lisânı üzerine indirilmiş Allah'ça kelâm olduğunu gösteriyor.
(...)
Üçüncüsü: Kur'ân'ın mahluk lisânı üzerine indirilmiş olması, onun topyekûn varlık ve lisân vechelerinin toplamı ve topluluğu anlamını gösteriyor olabilir. Bunun yanında, vasıtanın vasıtalık ettiğine göre kıymet belirtmesine nazaran, gerçek şuur ehli bilir ki, onda gayr kelâmında olmayan bir lezzet vardır. Kelâm, söz söyleyenin hükmüne göredir. Bu husus, Abdülhakîm Arvasî Hazretleri tarafından "Rabıta-i Şerife"de veciz olarak bildirilmiştir. İş bu şekilde anlaşılmazsa, “şerî hükümleri bilmek itikadın aynı değildir!" hükmüne girer.
Dördüncüsü: Lisân bir varlık nevi olarak alındığında, varlığın varlıkla, aklın aklilikle, ruhun ruhilikle gerçekleşmesi ve anlaşılması hesabı, lisânî oluşumuzla gerçekleşmesi ve anlaşılması gereken? "Zorunlu varlık" yerine şu veya bu nitelemelerle yokluk, hiçlik, Allah'sız ruhçuluk koyabilirsin, ama onun akliliğimize, ruhîliğimize, lisânîliğimize mevzu üst dil-üst mânâ niteliğindeki, mutlak dil-mutlak fikir? Hem de dil, ruhîliğimizin ve aklîliğimizin, neticede topyekûn mahlukun kendi demek iken, "kendi yonttuğuna kendi tapar!" hesabı, kendi fikrine kendi tâbi bir mutlaklık? Küfrün içinde boğulduğu kör kuyu budur!
Beşincisi: Kamus, "derya, deniz, lûgat"... Derya: Bahr, deniz... Dery: Bilmek... Yukarıda anlatılanlara nazaran, "yokluk, hiçlik, Allah'sız ruhçuluk" sınıflaması içinde olanların, kendi kaynaklarını bilmediklerini, zaten bilseler İslâm olacaklarını, onların hakikatini bilenlerin de gerçek imân sahipleri olduklarını anlıyoruz. Muhyiddin-i Arabî Hazretleri, "küfrün kaynağını bilmeyen gerçek imânda olamaz!" buyuruyor... Sonu başa bağlayarak