DİL olmadan, düşünce olmaz; bunu da hazır olarak buluyoruz. “BİLDİREN çevre olmasa, BİLGİ” olmazdı”; BİLGİ’nin çevresi olarak, dünya’ya geldikten sonraki durumumuz hakkında söylediklerimiz, ruh ve ruhî bilgiyi onlara irca edilebilirmiş gibi gösterebilse bile, mesele ilk insana doğru düşünülmeye başlanınca, bizzat DİL- LİSAN idraki ve DİL’in nasıl doğduğu hususu, insanın yaratılış probleminden ayrılamaz bir muamma olarak karşımıza çıkar.
Logos: Kelâm, söz. Kâinat nizâmı... Kelâm, hem kendi bir âlemdir, hem Kâinat kendi nefsiyle bir kelâmdır, hem Kâinat kelimeye tercüme ettirilmiştir, hem de bizzat Kâinat “varlık:bilgi” olarak, lisândır.
İnsan, Allah’ın OL emri karşısında, OLAN ve OLUŞAN bir varlıktır. Bâtını, Allah’ın suretinden, O’nun “her ân bir şe’nde-işde” olması bakımından bunu da kabule istidatlı, dolayısıyla ŞUUR’unun hem aklî, hem ruhî yönüyle, her ikisi nefsinde imtizaç etmiş bir varlık... Bu tarif, insanın aslını astarını, dolayısıyla BİLGİ ve BİLGİLENME, hâliyle DİL bahsinin menşeini kavrar.
MENŞEİ açıklanamayan DİL-BİLGİ ve BİLGİLENME, hem de neticeden sebebe, yâni hazır bulduğumuz çevreden başlayarak izâha kavuşturulamıyorsa? Öyle ya; Zât’ı olmayan bir İLİM, Zât’ı olmayan bir DİL’dir. Bilgiyi Kâinat’a münhasır kılmak, neticede Kâinat ve Bilgi’nin aynı oluşu dolayısıyla, İLM’in kendisinin ZÂT bilinmesidir.
Sadece Hikemiyat ve felsefe yönünden değil, fizik ve buna dahil ilimlerin de kabul ettiği bir hakikat vardır ki, VARLIK ve İLİM, yâni VARLIK ile onu açıklayan DİL, Kâinat çerçevesi içinde kalınca, Kâinat varlığı da yeterince izâh edilememektedir. FİZİK’tesözkonusu edilen FİZİK ve DİL’in aynı olup olmaması, genel olarak dilin yetersizliği hükmü, bildik kelime yetersizliği hükmü, bildik kelime