Şahsiyet, mevzuunda azamettir; azamet de meselâ Allah’ın her türlü keyfiyetten münezzeh, sonsuz azametinden misal verelim. Tasavvurdan ziyade, her zerrede, her nakışta, her varlıkta mevcut, her yerde hazır ve nazır, her şeyi ihata etmiş oluşundadır; bize... Bu misâlin kul ve şahsiyet plânına tatbiki âdeta dağın ufalanması gibidir: Aradığında gayb olma şeklinde, şuurun mevzuuna göre nesneye yöneliş ve nesneleştirmeye gücü—ki zaten şuur da böyle görünüyor, şuur oluyor!—ve sirayetidir; “farkında olma”nın bir yönü bu. Söz konusu durumun, “eşya olmasa, tecelli olmasa, tecelli edenden de bahsedilemez” anlayışıyla ruhu eşyaya ve ölümü eşyanın bağrında şuura veya hiçe bağlayışa kadar, Allahsız ruhçuluktan, ruhun da olmadığı hiççiliğe uzanan çeşitli türleri var.
“Ben, kendim, şuur, akıl” diyoruz; bunlar aynada varlık isbatını görmek gibi, farkında olunacakların varlık zaruretini gerekli kılan, kendi “farkında olan” varlığını o zarurete bağlı gören anlayış açısından bakıldığında, “dağ” misâlinde verdiğim gibi, şahsiyeti tasavvurdan ziyade varlığı idrak, sirayet ve ihatada arayan anlayıştır... “Farkında olunan”a dağılış ki, onun mücerretleşmesi boyunca mücerretleşen “ben, kendim, şuur, akıl, ruh”; ve “farkında olan” da mücerret bir şahsiyet. “Her şeyden önce kelâm vardı!” hikmetine, “farkında olunanları kaybedesiye bir tecrit içinde, onları sadece kelimelere teslim eden ve bunu âdeta varlığın var olduğunun isbatının son tutamak noktası sayan bir eriş”; şu şekilde ki, her şeyden sonra kelâmın kalması, “farkında olan”ın KELÂMÎ oluşunu gösteriyor. İşte, başı ve sonuyla böyle bir bütünlük içinde gayb olan “farkında kişi” ve “farkında olunan”, yani şahsiyet ve topyekûn varlık, son tutamak noktası diye kelâmda, onun da özü olarak şiirde, mevcut ve hakikat oluyor. İşin doğrudan şiire