Peygamber ﷺ yolculuğunda bir dağa çıktığında tekbir getirir, indiğinde ise tesbih edermiş. Çünkü insan yükseldiğinde içine bir miktar kibir gelebilir; bu sebeple Allah’ı tekbir etmek (O’nu yüceltmek) uygun olan. İnerken ise iniş bir tür aşağı doğru gidiştir; bu durumda da Allah’ı tesbih etmek (O’nu noksan sıfatlardan tenzih etmek) uygun olan.
EVLENECEĞİMİZ KİŞİYE GEÇMİŞTEKİ HATALARIMIZI ANLATMALI MIYIZ?
Evlilikle alakalı bize yöneltilen sorulardan biri de budur. Tabi burada “geçmişteki hatalar”la kastedilen başta zina ve zinaya götüren flört tarzı ilişkilerden irtikâp edilen günahlardır. Hepimizin malumudur ki zinayı yasaklayan ilgili ayette “Zina etmeyin” değil de “Zinaya yaklaşmayın” buyurulmaktadır. Bu, zinaya götürme ihtimali bulunan; buluşma, baş başa kalma, dokunma, öpme vb. her türlü davranışın da zina kapsamında günah olduğu anlamına gelir. Nitekim Rasûlullah (s.a.s.) de bir hadis-i şerifinde şöyle buyurmuştur:
“Hiç şüphe yok ki Allah, âdemoğlunun zinadan nasibini yazmıştır. Buna erişecektir. Gözlerin zinası bakmak, kulakların zinası dinlemek, dilin zinası konuşmak, elin zinası tutmak, ayağın zinası da yürümektir. Kalp heves eder, temenni eder. Tenasül uzvu bunu tasdik eder veya yalanlar.”[1]
Ne yazık ki günümüzde kız erkek karışık devam eden özellikle lise ve üniversite eğitimi insanın karşı cinse en ilgi duyduğu zamanları ihtiva etmesi hasebiyle, zinayı ve zinaya götüren ilişkileri de son derece olağan hale getirmiştir. Hele de ailesinden uzak şehirlerde üniversite okuyan gençler arasında son derece talihsiz hatalar işlenmektedir. “Şeytanın sağdan yaklaşması” diye tabir ettiğimiz: “nasıl olsa evleneceğiz/ciddi düşünüyoruz” gibi saiklerle kurulan duygusal münasebetler çoğu kere dramlara sahne olmaktadır.
Hal böyle olunca da birçok gencimiz gerçek manada evlilik yoluna bir hayli bagaj ve kabarık faturayla birlikte girebilmektedir. İşte bu noktada tereddütte kalanlar, vicdan azabı duyanlar veya “Acaba ilerde karşıma çıkar mı?” endişesi taşıyanlar bu geçmişi evleneceği kişiye açıp açmama noktasında sorular sormaktalar. Bu sebeple meseleyi gündemime almış oldum.
Konuyla ilgili asrısaadetten
Madem Cenab-ı Hak var, her şey var. Madem Cenab-ı Vâcibü'l-vücud'a intisap var, her şey için bütün eşya var. Çünkü Vâcibü'l-vücud'a nisbetle her bir mevcud, bütün mevcudata vahdet sırrıyla bir irtibat peyda eder. Demek Vâcibü'l-vücud'a intisabını bilen veya intisabı bilinen her bir mevcud, sırr-ı vahdetle Vâcibü'l-vücud'a mensup bütün mevcudatla münasebettar olur. Demek her bir şey, o intisap noktasında hadsiz envar-ı vücuda mazhar olabilir. Firaklar, zevaller o noktada yoktur. Bir ân-ı seyyale yaşamak, hadsiz envar-ı vücuda medardır.
Eğer o intisap olmazsa ve bilinmezse hadsiz firaklara ve zevallere ve ademlere mazhar olur. Çünkü o halde alâkadar olabileceği her bir mevcuda karşı bir firakı ve bir iftirakı ve bir zevali vardır. Demek kendi şahsî vücuduna, hadsiz ademler ve firaklar yüklenir. Bir milyon sene vücudda kalsa da intisapsız, evvelki noktasındaki o intisaptaki bir an yaşamak kadar olamaz. Onun için ehl-i hakikat demişler ki: "Bir ân-ı seyyale vücud-u münevver, milyon sene bir vücud-u ebtere müreccahtır." Yani Vücud-u Vâcib'e nisbet ile bir an vücud, nisbetsiz milyon sene bir vücuda müreccahtır. Hem bu sır içindir ki ehl-i tahkik demişler: "Envar-ı vücud ise Vâcibü'l-vücud'u tanımakladır." Yani o halde kâinat, envar-ı vücud içinde olarak melâike ve ruhaniyat ve zîşuurlar ile dolu görünür. Eğer onsuz olsa adem zulümatları, firak ve zeval elemleri her bir mevcudu ihata eder. Dünya, o adamın nazarında boş ve hâlî bir vahşetgâh suretinde görünür.
Mektubat
Bir tarafı ihmal edilmiş ibadetlerin kamil bir insan ortaya çıkarması imkansızdır. Aksine parçalanmış ibadet dünyası, parçalanmış bir şahsiyet meydana getirecektir. Ferdin psikolojisi ile sosyal yönünün bir ahenk içerisinde uyumlu olması ancak ibadetlerin bütün olarak icrasına bağlıdır.