Günümüzde, çoğu kavram ve kurum, İslãm dünyasına bu yoldan aktarılmıştır. İslâmî olmayan pek çok şey, bâtıl, hep bu nokta gözden uzak tutularak Müslümanlara şirin gösterilmeye çalışılmıştır. Meselâ İslâm'da, bilimi yücelten hükümler mi var? Batıcılar, Batının bilim yaftalı küfürlerini, İslâm'ın bu husustaki hükümlerini istismar ederek İslâm âlemine benimsetmeye çalışmışlardır.
Esasında din-bilim çatışması Hristiyanlık ve bilim arasında zuhur eden bir sorundu ve sonraları İslam dünyasına çeşitli yollardan taşındı... Oysaki din ve bilim kendine göre alanları, konuları ve yöntemleri olan iki farklı olgu ve gerçekliktir. Din adına bilimden vazgeçmek gerekmediği gibi bilim adına da dini terk etmek söz konusu olamaz.
Kızıl Deniz'i yarma olayında olduğu gibi, Tanrı'nın yardım elinin bize cömertçe uzandığı zamanlar var, ama aynı zamanda, Holokost sırasında görüldüğü gibi, ilahi sessizlik zamanları da.
Din gelişmeye götürmediği gibi ,bilim de hümanizma götürmez. En iyi ihtimalle, ikisi bu düşünce sisteminin yan etkisi olabilir. Zira gerçek hayatta ne salt din ne de salt bilim vardır.
MÖ. 8000-3000 yılları arasındaki Neolitik
Devir'de (Cilalı Taş Devri), ürünün bollaşması için ayinler, festivaller, adaklar iyice gelenekselleşmişti. İnsan bilinci açıklayamadığı her şeyi tanrılara bağlıyor, gücünden çekindiği, umut bağladığı her şeyde tanrılar icat ediyordu. Marks'ın da dediği
gibi; "(insanlar) kendi beyinlerinin yarattığı hayaledere egemen olamamışlardır. Onlar ki yaratanlardır, yarattıklarının önünde yere kapanmışlardır.
Din, kişiyi bilime yönelten merakı körelterek, sunduğu bilim karşıtı açıklamalarla insan bilincini miskinleştirip kulluk görevleri ve geçimle sınırlı bir darlığa yöneltmektedir.
Bilim ile din arasındaki evrensel karşıtlık, 11. yüzyıldan sonra Arap topraklarında İslamiyetin üstünlüğüyle sonuçlanırken, Avrupa'da tam tersine, bilimin Hıristiyanlığı gerileterek gelişmesiyle sonuçlandı. Bunun da etkisiyle Avrupa gelişme yolunda ilerlerken, İslami topraklarda gerileme egemen süreç oldu. Sonuç ortada. XVI. yüzyılda Viyana kapılarına dayanan Osmanlılar da bu kaderi değiştiremedi. Üretici güçlerin gelişimini en alt düzeyde tutan merkezi despotik devlet geleneği ile bütünleşen İslami dogmanın denetimi altında kendini öbür dünyaya koşullayan bir toplumsal yapı er geç çökmeye, sömürgeleşmeye tutsaktı. Ve ne ilginçtir ki İslam toplumları, yükselme dönemlerinde gösterdikleri hoşgörünün aksine, bunalımlarla karşılaştıkça çareyi dine sarılmakta bulmuş ve sarıldıkça düzeleceklerine, bunalım ve gerilemenin daha da kurumlaşması gerçeğiyle karşılaşmışlardır. Kuşkusuz bu yöntemle rejimin ömrünü uzatmışlardır, ama işaret ettiğimiz gibi hem sorunları çözememiş hem de toplumu çürütmüşlerdir.
Toplumu "Allah'ın, kendi yolunda yürüyenlere yardım edeceği" koşullanmasına sokan dinsel bağzlık, etkin bir toplumsal kontrol işlevi görmüşse de tarih boyunca