Auschwitz- orada olan tutsaklar için dünyadaki cehennem. Auschwitz'de bir kurşun insan hayatından daha değerli. Bu yüzden mecbur kalmadıkça kurşunla insan öldürmüyorlar. Ama böyle bir şey mümkün mü? Nasıl yani insan öldürmeyecekler? Kulağa komik geliyor. Bu yüzden insanları gaz odalarına gönderip orada Zyklon gazıyla infaz ediyorlar. Çünki hem ucuz hem de bir bidonla yüzlerce kişiyi ölderebiliyorlar. Ölüm bir endüstriye dönüşmüştü. Ne kadar çok insanı içine alırsa o kadar karlı sayılırdı. Her gün trenle Auschwitz'e binlerce insan getiriliyor ve hayatlarını belirleyecek elemelerden geçiyorlar. İş için yararlı olanlar sağ tarafa; hastalar, yaşlılar, çocuklar ise sol tarafa. Ama sol tarafta olanlara ölüme gittiklerini söylemiyorlar. Sadece duş alacaklarını söylüyorlar. İnsanlar sevinçle koşturarak odalara gidiyor. Odalarda banyoya benzemesi için duş başlıkları var. Ama su yerine zehir akıyor. Ölen insanları krematoryum denilen fırınlarda yakıyorlar.
Bu cehennemde 31. Blok denilen yer var. Bu rezillik tufanında 31. Blok çocuklar için Nuh'un gemisine dönüşmüştür. Bir grup yahudi burada gizlice okul kuruyor. Bu okulun bir de kütüphanesi var. Kütüphane yalnızca 8 kitaptan oluşuyor ama bu onlar için bir sandık altınla eşdeğer. Kütüphaneciliği 14 yaşındaki bir kız çocuğu üstleniyor. Kitabın ana karakteri Dita Adlerova. Görevini yaşam amacı olarak belirlrmiş. Ama bu görev onun hayatını riske de atıyor. Bütün zorluklara rağmen Dita işini her daim yapıyor.
Sonlara yakın Dita Adlerova'yla Anne Frank'ın yolları kesişiyor. Ama asla tanışamıyorlar çünki Anne hayata gözlerini yumuyor.
Şimdi gelelim kitabın üzerimde bıraktığı etkiye. Düşüncelerimi ve hislerimi yazıya dökmekte pek iyi sayılmam ama deneyeceğim.
Kitabı okurken sarsıldım. Bu bir cephe savaşı değil , soykırımdı. Kitaptaki
Şunu, en alttaki görseli rahmetli George Carlin'nin halk ağzıyla, teorisyen Marks’tan daha iyi anlattığı şekilde okuyalım:
❝Asla daha iyi olmayacak. Sahip olduklarınla mutlu ol. Çünkü bu ülkenin sahipleri bunu istemiyor. Şimdi gerçek sahiplerden bahsediyorum, gerçek sahiplerden, her şeyi kontrol eden ve tüm önemli kararları veren büyük zenginlerden. Politikacıları unutun. Politikacılar, size seçme özgürlüğüne sahip olduğunuz fikrini vermek için oradalar. Sahipleriniz var. Sana sahipler. Her şeye sahipler. Tüm önemli topraklara sahipler. Şirketlerin sahibi ve kontrolü onlarda. Senatoyu, kongreyi, devlet binalarını, belediye binalarını çoktan satın alıp parasını ödediler, yargıçları kıç ceplerine koydular ve tüm büyük medya şirketlerine sahipler, bu yüzden hemen hemen tüm haber ve bilgileri kontrol ediyorlar. Seni t.ş.klarından yakaladılar. İstediklerini elde etmek için her yıl lobicilik faaliyetlerine milyarlarca dolar harcıyorlar. Eh, ne istediklerini biliyoruz. Kendileri için daha fazlasını, başkaları için daha azını. Ama ben size ne istemediklerini söyleyeyim: Eleştirel düşünebilen bir toplum istemiyorlar. Eleştirel düşünme yeteneğine sahip, iyi bilgilendirilmiş, iyi eğitimli insanlar istemiyorlar. Bununla ilgilenmiyorlar. Bu onlara yardımcı olmuyor. Bu onların çıkarlarına aykırı. Mutfak masasına oturduğunda 30 yıl önce kendilerini lağıma atan bir sistem tarafından ne kadar becerildiklerini anlayacak kadar akıllı insanlar istemiyorlar. Bunu istemiyorlar. Ne istediklerini biliyor musun? İtaatkar işçiler istiyorlar. İtaatkar işçiler. Sadece makineleri çalıştıracak ve evrak işlerini yapacak kadar akıllı ve daha düşük ücretli, daha uzun çalışma saatli, azaltılmış sosyal yardımlı, fazla mesainin bittiği ve ortadan kaybolan emekli maaşıyla giderek daha boktan işleri
❝Dünya var oldu olalı, bir takım soyluların oldubittiye getirdiği bir işti bu, insanoğlunun kader diyerek kabullendiği, varsaydığı düzen. Kendilerinin kuralları ustaca ve çok iyi ayarladıkları bir düzen, bir kabul edilmişlik ve bozulması asla düşünülmeyecek türden bir antlaşmaydı bu bize yaşatılan, dayatılanlar.❞