O hålde hicret, insani bir göç veya muhacirler için rahat yaşanacak bir ortam temini olmayıp, sürekli ve evrensel boyutuyla mesajı tebliğ edebilecek otoriteyi inşa etme gayretiydi Başka bir deyişle hicret, Hz. Peygamber ve Müslümanlar için, hakkı ortaya koyup batılın kökünü kazıma yönünde bir hareket noktasını temsil ediyordu. Bu ise sağlam bir yapıyı ve kenetlenmiş bir toplumu gerektiriyor, hedef belirleyip plan yapan ardından icraatta bulunup denetleyen ve emirlerine itaat edilen bir liderliğe ihtiyaç duyuyordu. Lider mevcuttu ve mesaj hazırdı. Hz. Peygamber'in çevresinde kenetlenmiş kurucu ekip ise peygamberliğin ilk yıllaından beri hazır beklemekteydi. Yaşadığı Mekke tecrübesi bu ekibin gücünü tuketmiş olsa da hicret onlara çalışmaya ve keşfetmeye yönelik büyük bir motivasyon kazandırmıştı. Yeni başlangıçlar böyle olurdu, ruhlarda bir azim duygusu uyandını, gayret hislerini pekiştirirdi.
Kardeşlik ilkesi, Hz. Peygamber'in muhacirlerden bir adam ensardan biriyle kardeş ilan etmesi suretiyle işletiliyordu. Böylece bu ikisi, kaynakları ve imkânları paylaşırlar, birbirinin deneyiminden karşılıklı olarak istifade ederler, birbirlerine yeni şartlara adapte olma konusunda destek olurlardı. Ensar, mal ve uzmanlıklarıyla muhacirler ise Hz. Peygamber'den deneyimledikleri ve İslam'ı daha önce benimsemiş olmanın kazandırdıklarıyla katkı sağlardı.
Kardeşlik bağı o derece güçlüydü ki, bir kimse kardeşine mirasçı oluyordu, bu durum miras ayetleri nazil olup da bu hükmü neshedinceye kadar devam etmişti.
Her ailenin, her Müslüman'ın hicreti, ayrı bir dramdır. Kimi Süheyb (ra) gibi, bütün malını ve servetini terk ederek; kimi Ebu Seleme (ra) gibi karısını ve çocuğunu geride bırakmak zorunda kalarak Yesrib'e gitmişti. Yesrib'e göçmek, yalnızca Mekke'deki baskılardan kurtulmak için değildi; İslâm'ın güçlü bir merkeze sahip olması, dinin özgürce yaşanması içindi. Hicret, bir ibadet ve bir zorunluluktu. Mekke'de baskı görmeyen Müslümanlar'ın da hicret etmesi gerekiyordu.
“Yâ Rabbi, ben çok sevdiğim memleketimden ayrılacağım. Öyleyse lütfen beni Sen'in çok sevdiğin bir yere gönder.” Âlemlerin Efendisinin bu niyâzının, âlemlerin Rabbi tarafından kabul buyrulduğuna hiç şüphe yoktur. Öyleyse, Medine-i Münevvere Rabbimizin çok sevdiği bir yerdir.
Hicret anlatılırken, haklı olarak, Ensar'ın faziletleri ve fedakarlıkları sürekli gündeme getirilir. Onların elde ne varsa kardeşleriyle bölüşmesi, Siyer ve İslam tarihi anlatımlarında öne çıkarılır. Ancak şu nokta biraz karanlıkta ve gölgede kalır sürekli: Muhacirler, bütün imkanlarını emirlerine veren Ensar kardeşlerinin bu fedakarlıklarından çok kısa bir süre istifade etmiştir. İlk birkaç hafta veya ay, kendilerini ağırlayan evlerde misafir kalmışlar, ardından kendi hayatlarını kurma yoluna gitmişlerdir. "Seni mirasçım yapayım." diyen bir Ensar'ın bu teklifini kabul eden tek bir muhacir yoktur. Muhacirlerden Abdurrahman bin Avf'ın, sahip olduğu her şeyi kendisiyle paylaşmayı teklif eden Ensar kardeşine söylediği söz meşhurdur: "Malın da ehlin de sana mübarek olsun. Sen bana çarşının yolunu göster!"