Kalbin suyu ek gıdaya geçişi: Aşk tinleri..
Şimdi öncelikle şunu belirtmekte fayda var ki; bu bizim o bildiğimiz bize bilgelikler sunan, bahçesinde bilgi ağlarını hikmetlerle altın tepside sunan bir ermişimiz yok. Var da öyle bir ermişimiz yok. Bu ''mektup kitap'', onun düşünce dünyasının en içrek ve lirizmik metinlerle bütünleşmiştir.
Kitap, klasik bir “mektup” anlatısıyla sonlanmamış aşk üzerinden varoluşu, ruhsal olgunlaşmaya yüz tutmaları ve insanın birebir iç yolculuğunu dile getiren ama kısa ama yoğun metinlerden oluşur. Zaten Cibran'ım bunu çok rahat ve dilini hafifçe insanların kalplerine değdirmeyi yapar.
Ben açıkçası bu aşk mektubunu derinlemesine analiz yapmaya başlamayacağım, aşk mektubunun, -gönlün kırıntısının- nasıl bir "analizi" olabilir ki (tabi bana göre). Yani yapsam yapsam bende uyandırdığı hisleri, kalbimin titrek tellerini, tesellisini ve kitapla simyamın buluşmasını anlatabilirim. O zaman şöyle kısadan bir değinelim:
Cibran'ımın dilinden aşk; sahip olunan ya da tüketilen bir duygu değil; insanı benliğinden arındıran, dönüştüren ve olgunlaştıran (şüpheli) bir güç unsurudur. Aşk acı verir (kaçar mııı kaçmaz) ama bu acı, ruhun genişlemesi için gerekli bir yapıdır.
Tasavvufi evre: metinlerde aşk, sık sık ilahi olana açılan bir kapı olarak sunulur. Beşerî aşk ile ilahî aşk arasında keskin bir ayrım yoktur; ikisinin de bir avuçta el ele birleştiğini görürüz. Ve en öne çıkan bir özelliği de ikisi de insanı “kendinden çıkmaya” çağırır. Bu yönüyle eser, tasavvufi bir sezgi taşımayı da ihmal etmez. Zaten bilge, ermiş birinin dilinden ne çıksa o yönden ıslanmaz mı?
Dil ve üslup konusunda pek bir şey demek istemiyorum çünkü bir kitabını okuduysanız diğeri de aynıdır bariz bir farkı yoktur. Tabi ki de bu mektup aşk mektubu olur da şiirsel olmaz mı?..
"Ey rüzgâr, ahvalimi ona gizlice söyle, gönlümdeki sırrı yüzlerce dille anlat. Fakat usandıracak tarzda söyleme sakın; söz arasında şöyle bir yerine getir de söyle!"