İslâmcılık

4 üye
Takip
İSLÂMCILIĞIN TARİHÇESİ...
"Millî Mücadele döneminde, hem onun yanında, hem de karşısında İslâmcılar vardı. Millî Mücadele sonrasında ise ne yanında, ne karşısında hiçbir İslâmcı oluşum kalmadı. Hepsi ortadan kaldırıldı." Millî Mücadele öncesinde İslâmcılar iki ayrı kamptaydı. Biri, İttihat ve Terakki’de, diğeri Hürriyet ve İtilâf’ta. Bu iki fırka bugünkü Cumhur ittifakı ile Millet ittifakı gibiydi; çeşitli partileri kendi çatısı altında toplayıp iktidar için çekişiyorlardı. İslâmcılar her iki cephede ama etkisiz durumdaydılar. İslâmcılar burada göründükleri kadar zayıf değillerdi. Ama büyük bir çoğunluk, Anadolu’nun doğusunda ve batısında geleneksel kalıpları içinde bulunup, siyasi mücâdelenin dışındaydılar. Dolayısıyla, ilk ikisinden çok daha büyük bir üçüncü kamp varsayılabilirdi. -Selim Gürselgil, Diyalektik Düşünce, "İslâmcılığın Tarihçesi", -Cumhuriyetten Önce (1914-1923), Cinius Yayınları-
İslâmcılık
SAĞCI MUHÂFAZAKÂR ANLAYIŞIN DOĞUŞU...
"... bu dönem (1960’lar) İslâmcı hareketin bir dönüşüme uğradığı yıllar oldu. İslâmcılar, biraz da 60 darbesinin ürküntüsüyle, sırtını devlete yaslayarak İslâmcılık yapma eğilimi kazandılar. Camiada hâla etkisini sürdüren sağcı muhafazakâr anlayış o zaman doğdu." 1950’lerde tüm İslâmcılar Demokrat Parti'ye sempati duyuyordu. CHP zulmünden kurtulmuşlardı. Ezanın asliyetine döndürülmesi bile yetmişti. Bediüzzaman Said Nursî, 25 yıllık amansız takip, sürgün, hapis sürecinin sonunda ilk defa serbestçe dolaşıyordu. Süleyman Hilmi Tunahan, 25 yıldır gizli gizli öğrettiği Kur’ân’ı, artık alenen açtığı kurslarda öğretebiliyordu. Kısmî bir rahatlama olmuştu. Fakat bu hava çok sürmedi. Bir süre sonra DP’nin zulümleri, CHP’ninkilere rahmet okutacak çapa erdi. Üstad, en uzun hapislerini o dönemde yattı. Süleyman Efendi, daha önce iki defa işkence görmüştü; ama bu seferki öyle ağır oldu ki, toparlayamadı ve şehid oldu. Aslında İslâmcılar bu dönemde Demokrat Partili olmuş değillerdi. Ona mesafesini koruyorlardı. Bir tek Üstâd, Menderes ile yakındı. Menderes Üstâd’ı yanında tutmak için Büyük Doğu’yu finanse ediyordu. Üstâd ise ondan bir inkılâpçı kahraman inşâ etmek emelindeydi. Üstâd’ın hayatı böyle de özetlenebilir: O hep bir inkılâpçı aradı. Karabekir’e, Çakmak’a, Menderes’e, (Erbakan’a farklı) Türkeş’e, Özal’a ihtilal teklif etti. Onlar bu teklife yanaşmadı. 60 darbesiyle yeniden içeriye giren Üstad, çıktıktan sonra uzun süre hiçbir siyasî partiye yakınlık duymadı. Ama bu dönem (1960’lar) İslâmcı hareketin bir dönüşüme uğradığı yıllar oldu. İslâmcılar, biraz da 60 darbesinin ürküntüsüyle, sırtını devlete yaslayarak İslâmcılık yapma eğilimi kazandılar. Camiada hâlâ etkisini sürdüren sağcı muhafazakâr anlayış o zaman doğdu. __Demirel’e yapışan Nurcular, rejimi tabulaştıran Mücadeleciler, işi
İslâmcılık
Reklam
Tasavvuf dinsel bir mekteptir; fakat tarih boyunca hemen tüm tarikatlar değişik zaman ve yerlerde açık politik faaliyetlerde bulunmuşlardır. Bu faaliyetlere “dinin politikaya alet edilmesi” yaftasını yapıştırmak ucuz bir değerlendirme olur. Bir diğer ucuz değerlendirme de, tarikatların politikaya bulaştığı her durumda ya birtakım dış güçlerin ya da tarikat şeyhlerinin çıkarlarını aramak, müridleri her zaman için kandırılan, oyuna getirilen konumuna indirgemektir. Örneğin, birçok Osmanlı padişahının tarikatlar aracılığıyla toplumu denetlemeye çalıştığını biliyoruz da, nedense pek çok kişinin bir tarikat aracılığıyla merkezi iktidarla dolaylı bir ilişki kurmaya çalışmış olabileceğini görmezden geliyoruz. İhmal ettiğimiz diğer bir husus da tasavvuf tarihinin ayrılmalara, bölünmelere, ihanetlere sık sık tanık olduğudur. Günümüz Türkiyesi’ndeki yaygın imaja göre tarikat, girildi mi içinden çıkılamayan; müridlerin, mürşidlerin kölesi olduğu; her türlü kumpasın döndüğü; ibadet ve zikirden ziyade tarikat dışı kesimlere, özellikle de devlete karşı komploların tezgâhlandığı bir yerdir. Tarikatlar da modern dünyanın binbir türlü pisliğinden muaf değillerse de, onlara böyle bir imajı yakıştırmak aşırı bir haksızlık olacaktır. Bu haksız imaj bir korkunun ve kendini beğenmişliğin ürünüdür. Bilim adamının az çıktığı ama pozitivistin bol olduğu ve bu kişilerin yıllar boyu kültürel yaşantıyı tekeline aldığı ülkemizde, maalesef tarikatlara en azından bir kültürel zenginlik gözüyle bile bakılmamıştır. Bununla birlikte, tasavvufla ilgilenenlerin yalnızca toplumun yoksul ve eğitimsiz kesimlerinden çıktığı; dolayısıyla bu kişilerin kendilerini “dinlerine verip” kamusal alanda fazla iddiada bulunmayacakları zannıyla tarikatların “hoşgörüldüğü” de olmuştur. Tarikatlar konusundaki bu
Haziran 1994, TARİKATLAR REFAH’I MI DESTEKLİYOR? başlığında, Türkiye’de Tarikat Var mı? alt başlığından, Metis Yayınları·Kitabı okudu
İslâmcılık
- PARTİCİLİK GÖLGESİNDE CİHAD (!)
Kendisini “hak”, diğer tüm partileri “batıl” ilan eden RP’ye, İslamilik iddiasındaki diğer partiler, özellikle Büyük Birlik Partisi itiraz ediyor. Partileşmemiş İslami çevreler de aynı şekilde, RP’nin kendisini İslami hareketin tek odağı olarak tanımlamasını eleştiriyorlar. İleriki bölümlerde de değineceğimiz bu tartışmanın örgütlenme tarzıyla ilgili boyutunu irdelemeye devam ettiğimizde, RP yöneticilerinin de sık sık kendi yarattıkları görüntüden rahatsız olduklarını görüyoruz. Örneğin, RP İstanbul Anakent Belediye Başkanı Recep Tayyip Erdoğan adayken basın mensuplarına, “Vatandaş bize dini konuları soruyor, halbuki biz müftülük değiliz, siyasi bir partiyiz” diyebiliyor. Gerçekten de, “İslam, Hıristiyanlık gibi din ile devlet işlerini birbirinden ayırmaz” gibi tartışmalı bir önermenin verdiği meşruiyet ve güçle 25 yılı aşkın süredir Türkiye’de politika yapan Milli Görüş hareketinin başarısının sırlarından biri, din ile devlet işlerini birbirinden giderek daha fazla ayırması ve aynı şekilde devlet işlerini giderek din işlerinin daha fazla önüne çıkarmasıdır. Geçmişte kendilerine yöneltilen fıkhi bir soruyu yanıtlayamadıkları için kötü duruma düşebilen MSP yöneticilerinin yerini bugün, daha baştan gururla, “Fıkhi sorularınızı fıkıhçılara sorun” diyen RP’li yöneticiler alıyor. Günümüz RP’lileri, dinsel konulardaki yeniden üretimlerini kendi haline bırakıp Türkiye’nin “somut konuları üzerine projeler üretmeye” hasrediyorlar kendilerini. Bu anlamda Milli Görüş hareketi, dindarları modernleştirici, hatta laikleştirici bir hareket; tıpkı dünya çapındaki tüm İslami politik gruplar gibi. Milli Görüş, aynı zamanda muazzam bir tebliğ örgütlenmesi olması ve 80’lerden sonra tebliğ stratejisinin esas olarak dindar olmayanları hedeflemesi nedeniyle dünyevi konulardan, yani
Haziran 1994, DİNAMİK VE LAİK BİR ÖRGÜTLENME başlığında, Particiliğin Gölgesinde İslamcılık alt başlığından, Metis Yayınları·Kitabı okudu
İslâmcılık
- HAYIRSIZ REFAH...
Özünde bir koalisyon olan RP’de kararların oybirliğiyle alınması, daha doğrusu Erbakan’ın dikte ettiği parti oligarşisinin kararlarının oybirliğiyle onaylanması, kuşkusuz yalnızca Erbakan’ın kimliğiyle açıklanamaz. RP’nin belki de esas sihiri, üyelerini her şeyden önce Refahlı yapmayı becerebilmesidir. Dışarıdan dinsel bir örgütlenme olarak görülen RP aslında laik olarak adlandırılabilecek bir örgütlenme anlayışına sahiptir. RP, kendisine katılan bireyi, katılış saiki ne olursa olsun, geçmişi ne olursa olsun, hatta geleceği ne olursa olsun her şeyden önce bir Refahlı yapma mekanizmalarına sahiptir ve bu mekanizmalar bireyin partiyle ilişkiye geçtiği andan itibaren çalışmaya başlar. Diyelim bir Nakşi RP’ye giriyor. Parti yetkilileri, bu kişinin cemaat ilişkilerini hiçbir şekilde sorgulamazlar, hatta onu teşvik ederler, bu arada cemaatinden başkalarını getirmelerini de isterler. Eğer bu kişi RP’ye “laik düzen”e duyduğu öfkeden dolayı geliyorsa, parti yetkilileri bunu da hoş karşılarlar, doğru yere gelmiş olduğunu söylerler. Bu kişi oturduğu yere göre hemen partinin ilgili örgütüne kaydırılır; kendisine sorumluları söylenir, kendisine ufak tefek sorumluluklar verilir. Kendisine, eğer gençse, partinin gençlikle ilgili, işçiyse işçilerle ilgili, vb. alanında da faaliyet göstermesi için imkânlar sunulur. Zamanla bu kişi tarikat ile parti arasında ikiye bölünür. Başlangıçta dinsel konularla ilgili olarak tarikatına, siyasi konularla ilgili olarak partisine bağlı olarak yaşar. Gücü oranında, cemaati doğrudan RP yolunda tercih yapmaya çağırabilir. Aksi bir durumda, cemaatinin RP aleyhine tavır alması halinde bir müddet bocalar, durumu idare etmeye çalışır ve genellikle nihai kararını partiden yana yapar. Parti ile tarikat arasında ciddi sorunlar doğmadan da birçok RP
Haziran 1994, DİNAMİK VE LAİK BİR ÖRGÜTLENME başlığında, Önce Refahlı Kimliği alt başlığından, Metis Yayınları·Kitabı okudu
İslâmcılık
- AKP TEŞBİHİ...
RP’nin bol sayıdaki ara kadroları (genellikle orta yaşlılar), tabanın heyecan ve dinamizmi ile tavanın temkinliliği ve titizliği arasındaki dengeyi sağlıyorlar. Sürekli olarak bol sayıdaki ara kadroyla muhatap olan RP tabanının gözünde üst düzey yöneticiler, kuşkusuz en çok Erbakan, ulaşılması zor, efsanevi kişilikler haline geliyor. Belki de bu nedenle Erbakan, diğer liderlere kıyasla daha çok yurt gezilerine çıkıyor, partililerine elini öptürüyor, ulaşılmazı ulaşılır kılarak onların gönlünü daha fazla fethediyor. Görünüşte hiçbir hizip çekişmesine sahne olmayan RP aslında çok karmaşık bir koalisyon. Örneğin İç Anadolu’daki RP’liler daha fazla kasabalı, Türk milliyetçiliğine daha yakın, dindarlıkları geniş ölçüde Alevi karşıtlığına bulanmış durumda. Karadeniz’dekiler daha fazla kentli özellikler sergiliyorlar, politikaya din unsurunu daha çok katıyorlar. Öteden beri medreselerin ve şıhlığın egemen olduğu Güneydoğu’da Kürt kimliği giderek ön plana çıkıyor. Büyük şehirler ise bütün bunların karması. Kuşkusuz bu denli karmaşık bir örgütlenmeyi geliştirerek sürdürebilmenin, iktidar çekişmelerinin önünü alabilmenin yolu, parti içi demokratik kanalları alabildiğince kısıp merkeziyetçiliği egemen kılmakta yatıyor. Bu noktada Erbakan’ın kişiliği ön plana çıkıyor. Milli Görüş hareketini çeyrek yüzyıldır neredeyse aynı üst düzey kadrolarla (Oğuzhan Asiltürk, Şevket Kazan, Recai Kutan, Fehim Adak, Ali Oğuz, ...) yöneten Erbakan parti merkezini de kendisinde cisimleştiriyor. RP’de tüm önemli kararlar Erbakan tarafından alınıyor (ya da öyle bir izlenim veriliyor): Seçimler için adayların, kongrelerde MKYK üyelerinin, TBMM grup yöneticilerinin belirlenmesinde (kimi zaman ilk ve) son sözü Erbakan söylüyor. Örneğin 7 Ekim 1990’da yapılan 3. Olağan Büyük Kongre’de başkanlığın tek
Haziran 1994, DİNAMİK VE LAİK BİR ÖRGÜTLENME başlığında, İç Demokrasi Yokluğu alt başlığından, Metis Yayınları·Kitabı okudu
İslâmcılık
Reklam
Reklam