Gaudi'nin işine yönelik "ya hep ya hiç" yaklaşımı, yaşamının bütün yönlerini etkiledi; bu durum özellikle de beslenme biçiminde kendini gösteriyordu. Sıkı bir vejetaryendi, salata ve sütle yaşardı, ara sıra günün belirli bir bölümünde oruç tutardı. Ailesi ve arkadaşları endişelerini dile getirdiklerinde Tanrı'ya yer bırakmak için çok az yemek yediğini söylüyordu.
Gaudi öyle sıkı bir oruç tutmaya başladı ki neredeyse ölecekti. O kadar zayıf düştü ki elden ayaktan kesildi, babası bile onu oruc tutmaktan vazgeçiremedi. En sonunda arkadaşlarından biri tutduğu orucun inanca değil Gaudinin kendisine dikkat çektiğini ileri sürdüğünde vazgeçti.
"Ama biliyor musun," dedi Lise hafifce başını eğerek "artık hiç hevesim kalmadı."
"Ne demek istiyorsun?"
"Berlin'de otuz yıl boyunca hem bir kadın hem de bir fizikçi olarak var olma mücadelesi verdim ve doğruyu söylemem gerek, sen de hep benim yanımdaydın. Bir hiçtim, ön kapıdan girmeye bile hakkım yoktu. Tuvalet için beş yüz metre uzaklıktaki bir restorana gitmek zorundaydım. Önce asistan, sonra profesör oldum. En sonunda da Kaiser Wilhelm Enstitüsü'ndeki fizik departmanının başına geçtim. Ve bir gece, 12 Temmuz 1938'de her şeyi kaybettim. Kaçtım. Hayatta kaldım. Her şeye sıfırdan başladım. Burada, Stockholm'de var olmak için bir kez daha - fakat bu kez yalnız -savaşmam gerekti. Nükleer fiziğin varlığını sürdürebilmesi için. Bir de İsveççenin ne kadar zor bir dil olduğunu düşün. İnanılmaz derecede zor. Bazen seninle birlikteyken kazandığım güveni Berlin'de bıraktığımı düşünüyorum."
Genel olarak işyerinde özgürlüğümüzü elimizden alan üç şey sayabiliriz: toplantılar, yöneticiler ve e-postalar. Çoğumuz toplantılar arasında kalan on ila yirmi dakikalık boşlukları, düzgün bir şekilde yapılmaları yoğun konsantrasyon ve kesintisiz uzun zaman dilimleri gerektiren işlerle doldururuz. Seri girişimci ve Remote: Office Not Required kitabının yazarı Jason Fried'a göre toplantılar ve yöneticiler üretkenliğimize köstek oluyor.
Bir perşembe seçin, mesala her ayın ilk ya da son perşembesi olsun ve o gün ofiste kimsenin birbiriyle konuşması olmasın. Toplantı olmasın. Sadece sessizlik. Şimdi hangi işi bitirmeniz gerekiyorsa bitirebilirsiniz.
Ruhumu yansıtacak bir isme sahip değilim malesef. Anın ruh haline göre şekillenen bir ismim olsaydı keşke. Aslında ben adımı her andığımda özel bir şey hissetmiyorum ama peki ya karşımdakinin içinde ve yüzünde gördüklerim ? Bașkalarının gözünde asla adımdan bağımsız olarak, yüreğimde hissettiklerimle var olamadım. Aksine adı Moscarda olan birisinin baştan kaybedenlerden olduğunu ima edecek yüz ifadeleri takındılar hep. Benim içimdeki gerçeklikden en ufak kırıntı taşımayan, bana Moscarda diye seslenen başkalarının halt etmesi.
( "Mosca"nın sinek demek olduğunu hepiniz bilirsiniz ve vızıltısının yarattığı rahatsızlığı anlatmama gerek yok. )
Hafızam "bunu ben yaptım," diyor. "İmkansız," diye karşılık veriyor kibrim ve ısrar ediyor. Sonunda hafızam kibrime boyun eğiyor.
"Kibir. Yani ben kibirliyim, öyle mi ?"
"Üzerine alınma. Nietzsche seni tanımıyordu! Herkes için yazmış bunu. Ama söylediği şey doğru, değil mi ?"
Hahn, 6 Ağustos 1945 akşamı BBC'de atom bombasının atıldığı haberi verildiğinde Farm Hall'da ağladığını hatırladı. O gece yüzlerce, binlerce insanın ölümünden bizzat sorumlu olduğunu hissetmişti. Sonuçta, atom bombası Aralık 1938'de yaptığı keşif sayesinde mümkün olmuştu. Nükleer fisyon her şeyin başlangıcıydı. Bir nötron, uranyum çekirdeğiyle çarpıştığında kararsızlaşıyor ve patlayarak büyük miktarda enerji açığa çıkarıyordu. Hahn intihar etmeyi bile düşünmüştü. Ama birkaç kadeh viski ve atom bombasının savaşı bitirmek için en hızlı yol olduğu düşüncesi içini biraz rahatlatmıştı. Hahn kendine acıyacak karakterde biri değildi.