(...) Bugün gerek Türkiye, gerek İslâm dünyasındaki ülkeler, gerek Batılı ülkeler, gerekse Batılılaşmış yahut Batılılaşma yolundaki diğer ülkelerin yaşadığı buhran, bize göre temelde birdir. “Eski” nizam, kökleriyle birlikte devrilen bir çınar gibi gitmiş, “yeni” nizamsa bir türlü oturtulamamış ve kökleştirilememiştir. Geçmişin din, mitoloji, örf ve âdet gibi belki hiç hesaba çekilme gereği duyulmadan yaşatılan ve bir kültür-medeniyeti ayakta tutan değerleri, Batı tipi akılcılık, demokrasi anlayışı ve sanayileşmenin getirdiği zincirleme tesirlerle sarsılmış, “yeni” döneme “intibak” başarılamamış, Batı kültür ve medeniyetinin ürettiği hastalıklara “bağışıklık” yahut teknolojik ürünlere “tahakküm” bir türlü sağlanamamıştır.
İşin tuhafı, kendi eserinin esiri olurcasına, “makine”nin bir hayalet gibi kontrolden çıkmış mânevî otoritesi, en başta Batı insanının ruh dünyasını parçalamıştır. Hikmeti kendinden menkûl bir üretim ve tüketim çılgınlığının ortasında, “gâyeler vasıta, vasıtalar gâye” olmuştur. Kültürel değerler, artık “içtimâî kıymet ve müeyyidesi” olan birer “gâye” değil, ya “içi boş bir nostalji” ya bir “sakinleştirici sığınak” kıymeti taşır olmuştur ki, bunlar “hayatın gayesi” değil, iktisadî ve sınaî çarklarda “öğütülme gayesi”ni kabullenmişlerin “rahatlama vasıtaları” derekesindedir.
Tüm bu didinme ve sathî kurtuluş çabalarının ortasında, cemiyette “ruhî muvazene” bozulmuş, geçmiş kültürel değerlerin “ahlâkî” otoritesi de artık bulunmadığı için “temelde” kimse kimseyle anlaşamaz olmuş, herkes kendi çıkarının yahut zümre menfaatinin derdine düşmüştür. Kültürel “ideal ortaklığı” gitmiş, Batı tipi “demokrasi”nin aile fertlerini dahi birbirine düşürücü anarşist zemini, toplumda her köşe başını tutmuştur.
**Şu hâlde, “çözüm yolu” bellidir. “Ruh”u tekrar