Maddeci şöyle konuşur:Artık felsefe devri geçmiştir. Bir şeyi anlamak, onun künhüne nüfûz etmek, fikirle mücerretleri kuşatmak diye (metafizik) bir sıkıntıya yer kalmamıştır. Pratikte, eşya ve hâdiseleri tasarruf, onlara tahakküm, onları verimlendirme devri açılmıştır. En iyi anlayış ve tam kavrayış elektriğin en olduğunu bilmek değil, onu bir nakil üzerinde ve bir ampul içinde zaptetmektir. Hiçbir kafa humması, mide gurultusundan daha aziz değildir. Mutlaka mefkûreleştirilmesi gerekli bir şey aranıyorsa o da makinedirRuhçu da şöyle cevap verir:İnsan başını fare kafasından ayıran tek haslet ve haysiyet, fikir, mücerret fikir, arayıcı, tarayıcı, çırpınıcı, çatlayıcı fikirdir. İşte bu türlü arayışın yolda bulduklarıdır ki, bugünkü teknolojiyi doğurdu. Fakat durak ve gaye onlar değil, öteler, öteler, ötelerin ötesi ve sonsuzluk... Eğer mücerret fikir olmasa ve her şey hayvanî bir insiyâka bırakılsaydı, arz cazibesi kanunu bulunur muydu? Siz 21. Asra doğru sarkan teknik küfür, insan saadetini, ruhu hadım etmekte arar ve onu bağırsak yoluna doğru iterken, atom bombanızın bile eşiti olamayacağı patlamaya belki 21. Asırda şahit olacaksınız!..
Sayfa 85 - VECDİMİN PENCERESİNDEN, (Patlama), Büyük Doğu Yayınları
Kemmiyet ve keyfiyet arasındaki uygunluk, toplumda ve insanda, iş ve eser ile inanılan arasındaki uygunluk olduğuna göre,muvazene âmili ruhtur.Dikkat edilsin:Ruh, muvazene âmilidir ve muvazene onun eseridir. O hâlde, kemmiyet ve keyfiyet arasındaki uygunluk, sadece ruhçuluğun hakikatine bağlı hak görüşün tekelinde değil; bâtılda da muvazene vardır.İnanılan “nefs” kutbuna da bağlansa, her şeyden mücerret olarak tek başına inanma ruha bağlıdır. İnanmanın hakikati Allah’a imanken, buna inanmayanların “nefs kutbuna” bağladıkları inançları da, ruhu maddenin fonksiyonu kabul edenleriyle beraber, ruha bağlıdır. Dikkat edilsin:İster ruh, ister nefs kutbuna bağlanılmış olsun, muvazene âmilidir ruhtur.Her türlü bilgi ve faaliyetin kaynağı “ruhî çaba” keyfiyetine bağlı olduğuna ve kemmiyet ihtiyacı,keyfiyet tecellisinin ifade zeminini belirttiğine göre(VESİLEYE YAPIŞINIZ! ölçüsünü hatırlayınız), keyfiyete uygun kemmiyet arayışında, kemmiyetin verileri keyfiyeti de belirler.Kısaca…Keyfiyet öncelikte iken, kemmiyet ve keyfiyet arasındaki ilişki, kemmiyetin de keyfiyet üzerindeki rolünü gösterir. Bunların uygunluk noktasında zuhur eden muvazene, ruhun merkezî fakültesi olan ahlâkı gösterir ki, kendinden zuhur ettiği kemmiyet ve keyfiyet uygunluğunu daha ileriye taşır. Dikkat edilirse, kemmiyete ait keyfiyetle “madde” ve “ruh” kutupları mânâsına “kemmiyet” ve “keyfiyet”, bunların uygunluğunda tezahür eden “ahlâkî keyfiyet” ayrı ayrıdır.
Büyük acıyla anneciğimi düşünerek şöyle düşünüyorum kendi kendime:Ruhlara, ruhların ölümsüzlüğüne inanmamak ne barbarlık! Maddecilik ne budalaca gerçeklik!..
“Ruhumuz, duyular yoluyla idrak ettiğimize göre, duyular bize bir şeyler getiriyor demektir. Duyuların bir şeyler getirebilmesi içinse, dışımızda bir şeylerin olması gerekir. Dışımızdaki o şeyler nelerdir acaba? Madde olmasın!”
Gayet çöpten bir mantık: Tecelli eden, tecellinin aynıdır, bu yönden mesele yok. Bunu ister maddenin hakikati üzerinde derinleşen idrak diye al, ister ben'in mevzuunu kaybetmeye başlayan zorunluluk ve külli ruh-insanî hakikat diye al. Neticede ruhîlik, gayb olduğu yerde, “zât sırrı neyse o” demekten başka akliliğin söyleyebileceği bir şey olmayan, külli ruhtan olarak küllilik belirtir. Düpedüz ölümü ele alalım; zorunlu varlık ruh, bâki ya... O zaman, duyularımızla idrak etmesek de, aklî olarak idrak etmesek de, şimdiki aklî hâlimizle — kâinatta insan! — maddenin varlığını kabul ediyoruz; ama bu kabul, zorunlu varlık hâlinde bir toplanışta maddenin zan, vehim, kuruntu oluş hakikatini değiştirmiyor ki! Maddeyi madde eden ruhtur ve idrak eden de — kâinatta insan! — ruhiliktir.
Topyekûn kâinat ve insan, “Kayan Yıldız Sırrı” isimli şiirimdeki şu mısrada ifade edilen mânâ: “Ruh nisbeti bir harman ışık içinde oyun!”
Bugün, izafiyet, kuantum fiziği, hologram, tecrübecinin tecrübede bizzat müdahil rolü, "elektronların şuuru" vesaire gibi meselelerin ışığında, ona yöneltilen tenkidlerin yavanlığı da anlaşılıyor: Berkeley'e göre, sonsuz güçlü ruhun etkisiyle fikirler idrak eden ruhlarız biz. Şu hâlde, "fazilet", sonsuz güçlü ruhun idrak ettirdiği bir fikirdir... Berkeley, bir ağacın, ona bakmadığımız ve onu idrak etmediğimiz bir sırada nasıl olup da var olmakta devam ettiğini söylemiyor. Ama bunu kendisine sorabilseydik, şu karşılığı alırdık: Siz, onu idrak etmediğimiz bir sırada o ağacın var olmakta devam ettiğini nereden biliyorsunuz? Buna karşı, o ağacın başkalarınca görüldüğünü ileri sürmek şaşkınlığına düşseydik, belki de şöylece susturulacaktık: Başkalarınca görülmek, başka ruhlarca idrak edilmek demektir. Onu idrak edecek hiçbir ruh var olmasaydı, o ağaç da var olamayacaktı. Oysa şunu da sormalıydık: Ruhumuz duyular yoluyla idrak ettiğine göre, duyular bize bir şeyler getiriyor demektir. Duyuların bir şeyler getirebilmesi içinse, dışımızda bir şeylerin olması gerekir. Dışımızdaki o şeyler nelerdir acaba? Madde olmasın. Eğer fazilet (iyilik), sonsuz güçlü ruhun (Allah'ın) idrak ettirdiği bir fikirse, faziletsizliği idrak ettiren nedir? Onu da idrak ettiren aynı sonsuz güç olması gerektiğine göre, bu çelişmeyi nasıl çözebiliriz?