Müzeleri seviyorum ve pek çokları gibi her geçen gün müzelerde daha mutlu hissediyorum kendimi. Müzeleri çok ciddiye aldığım için bazan öfkeli, kuvetli düsünceler geliştiriyorum. Ama müzeler hakkında öfkeyle konuşmak da gelmiyor içimden. Çocukluğumda istanbulda çok az müze vardi. Çoğu da korunmuş tarihi anıtlardı. Ya da Batı dışı yerlerdeki çok az müze gibi devlet dairesi havali yerler. Daha sonra Avrupa şehirlerinin arka sokaklarindaki küçük müzeler, bana müzelerin de tek tek bireylerin hikayelerini anlatabileceğini hissettirdi (tipki romanlar gibi). Louvre,
Metropolitan, Topkapi, British Museum, Prado gibi yerlerin. insanoğlunun büyük zenginliği olduğunu hiç unutmuyorum. Ama bu büyük anitsal hazinelerin geleceğin müzeleri için örnek olmasina karşıyım. Müzeler, özellikle hızla zenginleşen Batı dışı ülkelerde ortaya
Çıkmakta olan yeni ve modern insanin dünyasini, insanlığını araştırmalı ve ifade etmeli. Oysa devlet destekli büyük müzeler insani değil, devleti temsil etmeyi hedefliyor. Bu, iyi ve masum bir hedef değil.
Niyetli bir düşünce bir uyarıcıya bir katalizöre ihtiyaç duyar. Ve bu enerji ulvi bir duygudur. Kalp ve zihin birlikte çalışır. Duygu ve düşünceler bir olma haline dönüşür. Bir olma hali iki dakika içerisinde DNA şeritlerini sarabiliyor ve açabiliyorsa bu gerçeklik yaratma becerimiz hakkında ne anlam ifade eder?
But you must take action on the thoughts and ideas crop up in your mind; the inspiration that the Universe sends you. They’re nudges from the Universe saying, ‘Go this way! Try this!’