Diktiği gömleği aynı yerden defalarla söküp diken velînin:
-Nefsim beni bir şeyle meşgûl etmeden ben , onu meşgûl etmeğe bakıyorum!
Demesi... Ve başka bir velînin durmadan tesbih çekerken ne aradığını soranlara:
-Gafleti arıyorum!
Cevabını vermesi...
“Helâk etmez bir iki darb-ı zikr emmâre-i nefsi
O bir tünd ejdehâdır kim nice cellâddan kalmış”
[Düşmanın (nefis) şerrinden kurtulmak için dostu anmak lâzım elbette. Ancak o öyle katı, inatçı ve zor bir düşmandır ki bir-iki darbe ile terbiye edemezsin; ısrar, sebat, gayret lâzım. Çok cellâttan kurtulmuş korkunç bir ejderhadır o. Aman gafıl olma!]
Nefsine azap edeceksin. Üç isteğim vardır senden, bu kapıdan girmen için yapman gereken üç şey; ilkin malını ve mülkünü terk edeceksin.
Zira mal ve mülk sana imtihandır, mal sevgisi ile Allah sevgisi aynı sinede yan yana duramaz. Sonra şöhretinden, makamından vazgeçeceksin, zira şöhret bir zehirli oktur. Şöhretin muhabbetini bir kez tadarsan, zannedersin küçük dağlar senindir. Ve nefsini ayaklarının altında alıp da ezeceksin. Zira seninle beraber, her daim seni duyan, sana söyleyen bir düşmandır o. Çok yakındır ama bildirmez kendini.
"Ölmez evladım" dedi. "Nefs dediğin ölmez. Sen onu masum sanırsın. İçinden gelen sesleri kendinin sanırsın. Lakin nefsin sesidir onlar. Ne edersen et ölmez o. Öldü dediğin anda, sen öyle zannettiğin anda tekrar yapışır sana. Sen ölene kadar o asla ölmez.
Lakin nefs-i emmâre herkeste az ya da çok mutlaka bulunur. İnsanı en güçsüz olduğu, savunmazsız bulunduğu anlarda yakalar. Kibir, nefret, cimrilik, öfke, şehvet, yalan gibi hissler işte onun açık tehditleridir.