Ağlamak, uğradığımız felaketlere karşı vücudumuzda kalan son kuvvetin bir feryadıdır. Ağlayamadığımız zamanlar, bizde o kuvvetin de mahvolduğu vakitlerdir ki, onun yerini alan dokunaklı bir sessizlik en şiddetli acıyla dökülen gözyaşlarından daha yürek sızlatıcıdır.
Erkeği elde etmeye azmetmiş deneyimli ve cilveli kadına, tuzak kurduğu erkeğin karşısında yalancılıkla, zalimlikle, hatta ahlaksızlıkla suçlanmayj mı, yoksa iyi dikilmemiş, zevksiz bir elbiseyle görünmeyi mi tercih ettiğini sorun. Hepsi birinci şıkkı tercih edecektir. Her kadın, dem vurduğumuz yüksek hislerin yalan dolandan ibaret olduğunu, sadece onların vücudunu istediğimiz ve bunun için her türlü densizliğe göz yumacağımız halde giyinişlerindeki en ufak zevksizliği affetmeyeceğimizi bilir.
Yalnız biz erkeklerin bilmediğimiz, daha doğrusu bilmek istemediğimiz, fakat kadınların çok iyi bildiği bir nokta var: en yüksek, şairane dediğimiz aşkta bile manevi değerlerin etkisinden çok, maddi yakınlığın, saç tuvaleti ile elbisenin renk ve biçiminin rolü vardır.
İnsana neden kitap okuması gerektiğini hatırlatan bir kitap.
Çok beğendim, çok üzüldüm, çok etkilendim.
Beğendim ve çok iyi bir kitap olduğunu düşünüyorum çünkü bir kitap okuyucu da etki bırakıyorsa, farkındalık oluşturuyorsa iyi bir kitap olur bana göre. İnsana nelere sahip olupta farkında olmadığını, şükürsüzlüğünü, çocukça serzenişlerini ipe sapa gelmez dertlere dertlendiğini hatırlatıyor.
Yazının devamında kitapta geçen olayları yazacağım okumayanların bilgisine..
Yazarın bu kitabı yarı otobiyografik roman olarak geçer. Salt kendini değil o dönem ki çevreyi ve bir çok kişiyi anlatır. Daha kitabın başlarında bile Temel çavuşun ailesinin durumuna içim burkulurken nereden bilebilirdim ailenin aslında en iyi günlerinde olduğunu. Beterin beteri var dedikleri durumu yaşıyorlar ailece. Her bölüm iyi bir şey olsun, yüzleri gülsün diye umutla okuduysam da nafile. Bu ailede umut her daim vardı. Ölmekte olan sebzeleri salhaneden kan taşıyarak iyi hale getirebilecek bir umut hem de. Bir ileri beş geri durumları aile babası Temel çavuşun askere alınıp orada şehit düşmesi ile bir ileri hallerini de kaybetmişlerdir. Kara günler beraberinde daha kara günleri getirir. Daha 15 indeki Ali babası gibi askere alınır ve şehit olur. 9 kişilik bir aileden evin iki direği de öldüğünden ev tabiri caizse yıkılır. Geriye Anne Şakire ve kundaktaki bebek sefer, musa, adviye , asile, fatma, hüseyin kalır.
Şakirenin tek isteği çocuklarının açlıktan ölmesini engellemektir. Ama ne kadar çabalarsa çabalasın. Sırayla önce Hüseyini, sonra Fatmasını ve en son daha dünyada adım atmaya bile başlamayan Seferini toprağa verir. Bu ölen çocuklar şehit çocuklarıdır. Vatanı kurtarmak uğruna canını veren babaları ve abileri olsa da o vatanda bir dilim ekmeğe muhtaç olarak ölmüşlerdir. Bu da savaşın ne demek
Türk edebiyatının ilk realist-romantik kitabının adı "Sergüzeşt', anlamı macera demektir. Kitabın ismini oldukça uygun buldum. Dilber'in daha çok küçükken yaşadıği macera ve üzüntü dolu hayat hikayesi insanı derinden etkiliyor. Kitabı okurken yaşadıklarına insanın içi el vermiyor. Bir halayığın bu kadar küçümsenmesi,insan dışı bir muamele yapılması hiç hoş değil. Ah! küçük Dilber oysaki bir kere adam akıllı sevip,sevilmiştin seni sevgiden bile mahrum bıraktılar.. tam kavuşacaklar dediğim anda Dilber'in naciz vücudunun su üstüne çıktığını okuduğumda kalbimde bir acı hissettim..insanlar bu kadar kötü kalpli olmamalı. Zavallı Celal Beyin ise hissettiği büyük bir aşkın böylesine küçümsenip önemsenmemesine içtenlikle kızgınım..
Herkese tavsiye ederim,desteklerinizi ve yorumlarınızı bekliyorum,sağlıcakla kalınız..