Balzac’ın Paris’ini okurken; şehrin sosyolojisini, sınıf katmanlarını, iktidar ve ihtiras gölgelerini, insanın içindeki bozuluşu şu an gözümün önünde yeniden yeniden yeniden kuruyorum ve bu şehir artık benim için bir harita değil bir karakter haline geliyor. Her sayfada şehir beni gittikçe içine çekerken; gözlem kabiliyetinin cerrahi keskinliği karşısında bir okur olarak büyüleniyorum, aynı anda ürperiyorum ve insanın bütün çıplaklığıyla yüzleştiğimi ciddi ciddi hissediyorum.
Mihail Bulgakov’un Köpek Kalbi’nde Sovyet modernleşme iddiası ile insan ruhunun yozlaştırılabilirliği arasındaki o keskin gerilim, en sert ve en acıtan biçimde kitabı okuyanın suratına çarpıyor. Bilimsel ilerleme adı altında yapılan müdahalenin ahlaki zemini çöktüğü anda, medeniyetin bütün kurgu maskesi tek seferde çöküyor ve bununla da kalmıyor insanın içindeki en alt fraksiyon tüm çıplaklığıyla görünür hale geliyor.