Romanın merkezinde, hayatındaki büyük kayıplar (annesi, velayeti, sesi) nedeniyle konuşma yetisini yitiren genç bir kadınla, görme duyusunu giderek kaybeden ve artık “ölü bir dil” olan Antik Yunanca’yı öğreten bir öğretmen var. Bu iki karakterin yolları, dünyayla kurdukları temel iletişim biçimlerini kaybetmiş olmalarının ortaklığında kesişiyor. Böylece roman, modern insanın yalnızlığını ve buna rağmen bağ kurma arzusunun tükenmeyen gücünü anlatmayı amaçlıyor.
Verilmek istenen duyguların derinliğine tam olarak inilemediğini hissettim. Bunun çeviriden mi, yoksa Han Kang’ın bilinçli olarak kurduğu mesafeli anlatımdan mı kaynaklandığını kestiremesem de metin boyunca beni karakterlere yaklaştırmayan bir soğukluk vardı. Bu nedenle, benim için biraz abartılmış bir kitap olarak kaldı.
Kitapta beni en çok cezbeden nokta, konuşma yetisini kaybeden bir kadının ölü bir dil olan Antik Yunanca’da anlam aramasıydı. Heidegger’in “Dil, varlığın evidir.” sözünü anımsatırcasına, karakterin artık kimsenin konuşmadığı bir dilin gramerine sığınması, kendine yeni ve dokunulmaz bir dünya inşa etme çabası olarak oldukça etkileyiciydi. Yeni bir dil öğrenen biri olarak ben de her dilin kendine özgü bir karakteri olduğuna ve insanı dönüştürdüğüne inanıyorum. Bu yüzden kadının sessizliğini antik bir dilin kurallarıyla bozmaya çalışması fikri, romanın en güçlü yanıydı.
Ancak bu güçlü temaya rağmen anlatı benim için hiçbir zaman gerçek bir duygusal yoğunluğa ulaşamadı. Roman sürekli bir eşiğin üzerinde bekliyor; sanki birazdan derinleşecekmiş hissi veriyor ama o adımı hiç atmıyor. Final sayfasını kapattığımda zihnimde kalan şey güçlü bir duygu değil, yarım kalmış bir ihtimaldi. Sessizliği anlatırken, okurla kurabileceği bağı da fazlasıyla sessiz bırakmış.