"Sana, beni asla tanımamış olan sana," diye yazılmıştı en üste, bir hitap, bir başlık yerine.
Hoş, herhangi bir hitap, bir başlık olması hiçbir şeyi değiştirmeyecekti muhtemelen. Açıkçası kitabı okurken sayfaları çevirdikçe içimde bir öfke belirdi. Hem kadının bu devasa tutkusunu bir bilinmeyen olarak yaşamaya razı olmasına hem de adamın her şeyi öğrendikten sonra dahi hafızasında bu tutkunun en ufak bir belirtisini dahi bulmaktan yoksun olacak kadarki umarsızlığına. Mutlak aşk kavramının asla, bir saniyeliğine bile öfkeye dönüşmemiş olması, mektubunda yaşadıklarını anlatırken bile her fırsatta adamı suçlamadığını dile getirmesi ne denli büyük bir tutku olduğunu gösteriyor. Gerçekten bir insan bir insana bu kadar çok bağlanmalı mı, onu gördüğü ilk andan itibaren hayatının geri kalanını onu sevmeye adayacak kadar bağlanmalı mı? Bu soruların cevabını bilemiyorum ama bu kitap hep bekleyen ama asla çağrılmayan bir kadının itirafı, bir haykırışı. R. ye gelince; artık beyaz güllerin kimden geldiğini biliyor, bunu daha önce hiç sorgulamamış olsa da.