Dört yıl önce hala Madrid'de oturu yordu ama ziyaretine gitmek -hiç mi hiç- aklımdan geçmediydi, yine de Zarzuela Tiyatrosu'nda Verdi'nin Otello'sunun galasına iki davetiye gönderdim, bildiğim kadarıyla gelmedi, en azından odama uğrayıp beni kutlamadı. Halen hayatta, kırsal kesime çekilmiş, Huelva ilinde devasa bir malikanede yaşıyor, arada bir yazışıyoruz, neden sonra tuhaf bir baba oğul mektuplaşması). Natalia Manur'a nasıl her şey için izin istemek zorunda olduğumu anlattım: So kağa çıkmak ya da geri dönmek şöyle dursun, evin bir yanından öbürüne, odamdan banyoya, yemek odasından salona, mutfaktan yatak odama gitmek için izin almalıydım. Asla evin anahtarını vermedi. Nerede bulunduğumu hep yerli yerince bilmeyi isterdi, galiba onu bir köşede tanık olunmaması gereken iğrençlikler ya parken yakalamamdan korkuyordu. Her hareketim babalığımın iznine bağlıydı, eğer evde yoksa ben odamdan dışan çıkmak için onun dönmesini beklemeliydim (belletilen kural buydu ama ben uymuyordum): Çişimi tutmak, susuzluğa dayanmak, açlığa dayan mak zorundaydım; ya da bir çocuğun ne denli akıllı uslu, bahtsız ve uysal olursa olsun asla elinden gelmeyeceği kadar ihtiyatlı dav ranmam gerekiyordu.
Gerçek hayattaki küçük kasaba cinayetleri kural olarak daima basit, vahşice ve aptalca işlenmiş olurdu.
Kural buydu.
Ama kurallar çiğnenmek için vardı. Yıldırım bazen gerçekten de iki kez aynı yere düşerdi ve zaman zaman küçük kasabalardaki cinayetler de hemen çözülemezdi..
Kadınların başlarını örtmeleriyle ilgili geleneğin çıkış noktası, İslam dininden çok öncelere gitmektedir. Sümerler'de "kutsal fahişe"lerin sokak kadınlarından ayrılmaları için başlarını örtmeleri zorunluydu. Daha sonra evli ve dul kadınlar da bu sınıfa sokuldu ve bu gelenek önce Museviliğe sonra Hıristiyanlığa girdi.
Rahibeler kendilerini belli etmek için kara bir çarşaf giyiyorlardı. Dindar kişiler de kiliseye ya da sinagoga girerken başlarını örtüyorlardı. Müslümanlıkla bu kural, "özgür kadınlar"ın yine Müslüman olan cariyelerden ayırt edilmesi amacıyla, İslam dininin doğuşundan on beş yıl sonra konuldu. Üçgen biçiminde bağlanan İran kökenli türban ise, İran'da Müslümanlıktan önce var olan Zerdüşt dininin bir uzantısıydı ve Zerdüşt rahibelerinin başlarını kapama biçimini yansıtıyordu.