Herkese merhabalar.
Öncelikle yazarın hayatına girmek istemiyorum. Yazarı tanıyoruz artık. Direk eser ile başlamak istiyorum.
Marquez kaleminin akıcılığını , ustalığını ve okura geçirdiği etkiyi söylemeden edemeyeceğim. Marquez en güzel konuları ustalıkla işlerken, en berbat konuları bir o kadar ustalıkla sunuyor. Okurun bir yandan kabul edemeyeceği konular olsa da bir merak içinde okuyor.
Ağustosta Görüşürüz eserini okurken kişinin kabul edemeyeceği durumları sunuyor , "olmadı bu yetmedi bunun biraz daha üstü olmalı" diyerek Benim Hüzünlü Orospularım ile bizleri bir nevi igrenç bir durumu seyre koyuyor. Okur bir yandan "Bu da nedir ? " derken zaten bir merakla eserin sonuna geliyor.
Eserin ismi ilk başta okura tuhaf gelse de , asıl konusu ve kahramanın hayat içinde yaşadıkları tuhaf ve kabul edilemez kılıyor.
90 yaşında bir adamın 14 yaşında bakire bir kız ile yaşadığı bir gecelik aşk durumu. Ve hayatı içinde o kadar çok kadınla beraber oluyor ki liste tutmaktan bıkıyor. Gerisini siz anlayın.
Marquez burada bizlere , kişisel yanlızlıgın, hayat içinde anlam bulma arayışını , toplumsal bir çöküntüyü , adalet kural sisteminin asıl güçlünün elinde olduğunu ve kişisel çıkarların insanlar üzerindeki etkisini vurgulamakta.
Tabii bunu pis bir durum anlatısı ile...
Bu eser bir olay anlatısı olsa da aslında olaylar içindeki kişideki durumu işaret eder.
Bu eser bazı okurları rahatsız etmeye bilir ama cidden benim ruhaniyetimi boğdu , içim almadı , ve beynen allak bullak etti. Ahh Marquez ahh kalemindeki ustalığı sevmesem okumazdım.
Şimdi şuraya gelmek istiyorum. Aslında Marquez okura kurguyu sunarken tam da yapmak istediği buydu diye düşünüyorum.
Kitap ismi ile ilgili uyandırmak
Kurgu ile şaşırtmak (yerine göre tiksindirmek)
Kahraman ile okuru bağlamak
Okuru çatışma
Bu romanla ilgili genel algı, "pembe bir yalanla hayata döndürülen kadın" şeklinde ama açıkçası bende böyle bir duygu uyandırmadı. Aksine, hayatın bütün monotonluğunu ve alışılagelmiş "normal" yaşam algısını reddeden bir kadının, belki de hayatı boyunca hiçbir kural ve kaideye uymadan ilk kez kendi rızasıyla yaptığı bir seçimin türlü hilelerle elinden alınmasından ibaret.
Boynundaki yaftayı kabul etmeyen ve sırf "her şeye sahip olduğu için" mutlu hissetmesi zorunluymuş gibi davranılan Veronika’nın bu yaftayı söküp atması kabul edilmedi. Romandaki o delilik suyundan içirtme algısını düşününce bu sistemin, 1984’teki Büyük Birader’in distopyasından ne farkı var? Uyum sağlamadan ölmeleri bile yasak olan o zihniyetten tek farkı, ucuz bir romantizme bürünmesi sadece.
Veronika için korkutucu olan ölüm değil, felsefesine uygun olmayan sıradan bir yaşamın parçası olmaktı. Peki şimdi bir yalanın doğurduğu aşk ve yaşama bağlanma isteği Veronika’yı özgür mü kıldı? Hayır; sadece Veronika’yı bedenen değil, zihnen öldürdü. Tanrıcılık oynayan bir doktorun ona kendi iradesi dışında hayatının son bulacağı söylemesiyle piyano çalmak, yeni ay, aşık olmak ve geri kalan bütün her şey gözüne daha canlı göründü. Ancak bu illüzyon kaybolduğunda ve uğruna bütün bunlara son vermeyi seçtiği monoton yaşama yeniden başladığında Veronika yine aynı gerçeklikle baş başa kalacak.
St.James'in alcakları serisinin ikinci kitabında Feagan'nın çocuklarından şimdinin zengin kumarhane sahibi, zenginlik takıntılı, sosyetenin çay saatlerinin dedikodu konusu Jack Dodger ile dul Düşeş Olivia Lovingdon'un hikayesini okuyoruz.
Merhum Dük Lovingdon vasiyetinde, oğlunun vasiliğini ve şahsı mal varlığını Jack'e bırakır. Dük ile fazla tanışıklığı olmayan Jack okunan vasiyet ile yüklü bir mal varlığına sahip olacak ama bilmediği şey küçük bir çocuğa nasıl vasilik yapacağıdır.
Dul kalan Düşes Olivia ise okunan vasiyetle ölen kocasının niye oğlunun vasiliğini bu çapkın, kural tanımaz adama bıraktığını anlayamaz. Fakat oğlu Henry ile bu adamla aynı evi paylaşmak zorunda kalır.
Ailesinin isteği ile evlenen Oliva çokta sıcak olmayan bir evliliğe sahip. Sorumluluk bilinci ile kendinden yaşça büyük biri ile sadece varis için yapılmış bir evlilik. Sevgisini yönlendirebildiği tek varlığı oğlu olan Olivia'nın bi vasilik yüzünden Jack ile bir çekişme halinde olması çok doğal.
İlk görüşte Olivia'da Jack'in sevmediği tüm aristokrat özellikler mevcut. Bu yüzden zıtlaşmaları da kaçınılmaz. Fakat bu soğuk görüntünün altında Oliva çok farklı bir karakter.
Kitap sinir bozucu bir şekilde başladı. Bir okur olarak ana kadın karakterlerle fazla empati kuruyorum. Bu yüzden de böyle hissetmiş olabilirim. Kocası ölen bir kadının, canından çok sevdiği oğlu için hiç tanımadığı ve adı çıkmış bir vasi tayin edildiğini öğrenmek sinir bozucuydu. Bir de o adamla aynı evde kalmak zorunda olması tüy dikmek gibiydi.
Jack'in çocukluktan hatırladıkları çok trajik. Biz ilk kitapta başından geçenleri az çok biliyoruz. Annesi tarafından bir aristokrata satılması, orada başına gelenler, daha sonra hapiste başına gelenler çok trajik. Tüm bunlara rağmen kendini oradan çıkarması ve başına gelenlerin
SPOİLER İÇERİR!
Birinci kural: Kurallara uy.
Üçüncü kural: Babagoo her zaman haklıdır.
Dördüncü kural: Sadece Babagoo'ya inan.
Beşinci kural: Korkunç kulak ver.
Altıncı kural: Hiçbir işaretin olmaması bir işaret olabilir
Yedinci kural: Asla dolaba dokunma.
Sekizinci kural: Binlerce gün Dışarda'n gelmesem bile beni aramaya gelme.
Dokuzuncu kural: Açgöz gelince saklan.
Onuncu kural: Ortalıkta başıboş dolaşma.
On birinci kural: Şişen hayvanlardan uzak dur.
On ikinci kural: Asla duvarın üzerine çıkma.
On dördüncü kural: Günlük işleri tamamlamak gerekiyor.
On beşinci kural: İçeri'yi onun bizi koruduğu gibi koru.
On altıncı kural: Bıçağını unutma.
Yirmi birinci kural: İçerideki hayvanlara asla zarar verme.
Yirmi ikinci kural: Geceleri Yuva'dan çıkmak yok.
Yirmi dördüncü kural: Yükseklere çıkma.
Yirmi altıncı kural: Tuzakların görünmediğinden emin ol.
Yirmi yedinci kural: Kakaları bırak ama onları aynı yere yığma.
Yirmi sekizinci kural: Eğer bir Dışarılı seni görürse İçeri'den uzaklaş ve güvende olana kadar saklan.
Yirmi dokuzuncu kural: Bir Dışarılı seni yakalarsa boğazını kes, üzerini çöplerle ört. Sonra mümkün olduğu kadar hızlı ve dikkatli bir şekilde İçeri'ye dön.
Otuzuncu kural: Buzdolabının kapısını her zaman kapalı tut.
Babagoo, Landfill’i Dışarı'daki tehlikelerinden korumak için sert kurallar koyuyor ve ona dışarısı hakkında korkutucu hikayeler anlatıyor. Ancak Landfill büyüdükçe, her çocuk gibi sınırların ötesini merak etmeye, Babagoo’nun otoritesini ve "İçeri'yi ve bizi korumak için söylenen yalanları" sorgulamaya başlıyor.
...
Modern dünya bize sürekli tüketmeyi ve eskiyen her şeyi arkamıza bakmadan fırlatıp atmayı öğretiyor. Peki, bizim "çöp" deyip geçtiğimiz o atıklar, bir başkasının tüm evreni olsaydı? Darren Simpson, Çöpçüler romanında tam olarak bu sorunun
ÇöpçülerDarren Simpson · Genç Timaş Yayınları · 2020674 okunma
Yazar bizi 81 yıllık hayatında pişmanlıklarını, kaybedislerini, keskelerini , özlemlerini, babasız geçen koskoca bir ömrü sanki bir yarış pistindeymis gibi tek nefeste bitiren Wilbur'un hikayesine konuk ediyor. Bazen hayatım gözümün önünden bir film şeridi gibi akıp gitti deriz. Aynı durum 81 yaşında bir kalp krizi sonucu hayata veda edip kendini bir Gece Yarısı Treninde bulam Wilbur içinde geçerlidir. Ölmüştür ama bindiği tren onu taaa çocukluğundan ölüm anına kadar hayatının duraklarında gezdirir.
Acılarla geçen çocukluğu , abisini gözleri önünde kaybedişi, annesiyle geçim sıkıntısı yaşarken o çok istediği üniversiteye gidemeyisi ve eşiyle yollarının kesişip mutluluğa mi hüzne mi bilemediği bir kapının açılışı..... Bunlarin her biri hayatının açısıyla tatlısıyla birer dönüm noktasıdır , trenin durduğu birer durak . Ölmüştür evet ama geçmişi onu bırakmamış ebediyete varamamistir. Önünde bir seçim vardır ya tamamen geçmişe veda edip ebediyete ulaşmalı yada gecmisteki Wilbur'u uyarıp hayatı daha verimli , daha anlamlı , daha dolu dolu yaşamasını söylemelidir.
Fakat bir kural var geçmişteki Wilbur ile kesinlikle bağlantı kurup konusmamali, ona temas etmemelidir.
Çocukluğunda bir kitap kurdu olan ve sokaklarındaki kitapçınin sahibi yaşlı Anges ile karşılaşır trende ve onunda ölmüş olduğunu anlar . Kural basittir ve vagonda onu yonlendiren Anges sayesinde bakalım geçmişindeki Wilbur'u uyarabilecek midir bizim hayalet Wilbur ?
Kitap bitince insan şunları soruyor kendine ; hayat ne kadar uzun olsa da bu hayatı nasıl yaşadım ?, güzel anılar ile mi yoksa zamana ayak uydurmak için çalışıp difinip tad alamadan mi ? Sevdiklerimize ne kadar zaman ayırıyoruz, geçmişteki hatalarimizdan ders çıkarıyor muyuz ? Hayatımızın hangi duraklarında neleri değiştirmek
GECE YARISI TRENİ-MATT HAIG-304 sayfa,
Hayatınız devam ederken kaçan bir treni yakalamak mümkün mü?
Yani hayatınız bir film şeridi gibi aksaydı, hangi sahnede durup (treni durdurup) o anı değiştirmek isterdiniz?
Gece Yarısı Treni ;hayatımızı, geçmişimizi, pişmanlıklarımızı, ikinci şansımız var mı? onları sorgulatıyor.
Ama bir kuralı var bu yolculuğun…
“Geçmişteki halinle asla konuşmayacaksın!”
(Bu kural ve geçmişe gitmek bana Kahve Soğumadan Önce serisini hatırlattı…)
Gece Yarısı Treni ,geçmişin gölgesinde yaşayan, "keşke"lerin çoğunlukta olduğu bir hayat yaşayan,yaşamında doğru olan şeylere öncelik verip vermediğini sorgulayan herkesin kendinden bir parça bulacağı (ki ben okurken hayatımda ne çok şeyler kaçırmışım dedim ) bir kitap …
Gece yarısı treninin amacı geçmişi değiştirmek değil,yaşlanmayı,kayıpları ve kayıp giden geçmişini görüp daha yakından bakmak için arada bir durman ve hayatın nasıl yaşandığını kabullenip muhasebesini yapmaktır.
Kitap karakterimiz Wilbur Budd yaşamının büyük bir bölümünü işine adamış,sahibi olduğu kitapçı zincirine odaklanmış,81 yaşına gelmiş,işkolikliği yüzünden büyük aşkı Maggie’yi ve dolayısıyla da hayatını çok ihmal etmiştir.Yıllar sonra bir gece hiç beklemediği birinden gelen telefonla hayatında bir umut ışığı doğmasını beklerken Wilbur gözünü bir ambulansta açar ama maalesef yaşam onu gizemli bir tren yolculuğuna çıkarmıştır.Bu trenle sonun başlangıcına,geçmişine ,hayatının o karanlık ve aynı zamanda da en parlak anlarına doğru ilerlemeye başlar.
Ama kural var;geçmişteki Wilbur ile asla konuşmayacak…
Wilbur bu yolculukta kurala mı uyacak yoksa her şeye rağmen başka bir hayat yaşamak için raydan mı çıkacak?
Siz olsanız tercihiniz ne olurdu???