Kural basit;
Işık yoksa karanlığı kullan...
Bir ömürün boşa harcanması beni inanılmaz ürküten ve üzen bir şey. Özellikle de gençlik yıllarının. Çevrem böyle insanlarla dolu. Bunu iki farklı başlıkta inceleyebilirim. Birisi, gerçek duyguları tatmamış, tatmak için çaba sarfetmemiş; hayatı kendisine zindan etmiş, gençliğinin kıymetini bilmemiş insanlar. İlerleyen yaşlarda saçma sapan geçirdiği bu gençliğin ceremesini ve duygu eksikliğini çeken, bunu da dışarıya hayata öfke olarak kusan, birsürü mendebur yaşlı - orta yaşlı insanlar. Hiçbir şeyden zevk almaz, her şeye muhalefet olur, çevresindeki insanların mutlu olmasını istemez hatta onların mutsuzluğundan keyif alırlar. Hiçbir şeyi sorgulamamış, basmakalıp kurallarla yaşamış, bir kere bile çizgi dışına çıkmamışlardır. Bunlar kendi hayatlarını bile isteye hiç ettiler ve bulundukları durumda ellerinden artık hiçbir şey gelmiyor. Sonuçta kural basit; ne ekersen onu biçersin. Bunlara karşı içinde gram acıma yok. İkinci grup ise bu insanlara muhtaç olarak ömürlerini boşa harcayanlar. Kötü bir adam/ kadının eşi veya çocuğu. Eşi tarafından hiçbir zaman güzel bir şekilde sevilmemiş, toplumsal baskılar veya maddi-manevi zorluklar yüzünden ona katlanmak zorunda kalmış insanlar. Ya da kötü bir aile tarafından geleceği baltalanmış, duygusal anlamda eksik bırakılmış, kişiliği her zaman eksik kalacak olan çocuklar. Bunlara karşı ise içimde çaresiz bir acı var. İlk grup kendi ektiğini biçerken ikinci grup ise ilk grup yüzünden hayatını boşa geçiriyor. İnsan hayatı anlamaya, ona anlam vermeye çalışmalı. Güzel duyguları tatmalı; yeni, güzel yerler ve insanlar görmeli. Hobiye sahip olmalı. İçinde yatan potansiyeli gerçekleştirmeli ki hayvandan bir farkı olduğunu anlasın. Yarın hayatta olacağımız bile meçhulken, ölümden sonrası bile meçhulken, kimine göre uzun kimine göre kısa
Etimoloji Defteri
Mücellit Nedir ?
Kural basit Net ol....
DOĞA AHLAKİ DEĞİLDİR
Bireylerin sürülerinden uzaklaşması durumu pek çok hayvanda benzer şekilde görülür. Özellikle çiftleşme dönemi geldiğinde bulunduğu grubun belli üyeleri farklı topluluklara yönelir. Bu davranışın temel amacı, ensesti yani yakın akraba çiftleşmesini önlemek dolayısıyla genetik çeşitliliği korumaktır. Bu durum ise evrimsel biyolojinin en hayret verici noktalarından biridir. Çünkü görünüşte bilinçli gibi davranan bu durum aslında sadece doğal seçilimden doğmuş bir adaptasyondur. Hayvanlar “anneyle çiftleşmeyeyim” diye düşünmezler. Ancak doğal seçilim, tesadüfi olarak yakın akrabayla çiftleşmeyen bireylerin soyunun daha sağlıklı olduğunu fark ettirir. Bu durumsa sonuçların seçilim üzerindeki etkisiyle ortaya çıkar. Yakın akrabayla çiftleşenlerin yavruları daha zayıf olur, hastalıklara daha açık ve bağışıksız hale gelir. Hatta yavrular ölü doğar. Buna karşılık farklı gen havuzlarından gelen eşlerle çiftleşenlerin yavruları daha güçlü olur ve hayatta kalma olasılığı artar. Evrimsel biyoloji bu şekilde işler ve doğal seçilim sadece güçlü soyları korur. Uzun vadede, ensest eğilim göstermeyen, yani tesadüfen sürüden uzaklaşma eğilimi olan bireyler daha çok yaşar. Böylelikle de daha çok ürer. Bu davranışı destekleyen genler, nesilden nesile aktarılır ve böylece sürüden uzaklaşma eğilimi popülasyonda aslında bilinçliymiş gibi yayılır. Doğada bu süreç sanki akıllıca planlamış gibi görünür, ancak aslında bu, milyonlarca yıl süren deneme-yanılma ve elenme sürecinin bir ürünüdür. Sürüden ayrılma davranışı öğrenilmez; genetik olarak kodlanmış bir içgüdüdür. Bu içgüdü, milyonlarca yıllık doğal seçilim sürecinde ensesti önleyen bir adaptasyon haline gelmiştir. İnsan türü de tıpkı diğer memeliler gibi, yakın akraba çiftleşmesinin genetik zararlarını evrimsel süreçte öğrenmiştir.
Evrim
Basit bir kural: Çok dibinde olan bir şey seni beğenmez.
Duygu ve Düşünce
Anne Babam Neden Konuşmuyor?
Evde ağır bir sessizlik hakim. Televizyon açık, çay sıcak... ancak kelimeler ölü. Bir baba var, bir anne var. Konuşmayan bu iki insanın ortasında, o tekinsiz boşlukta büyüyen bir çocuk... İçinden soruyor o çocuk: “Ne oldu?” Cevap hazırdır, bu toprakların en büyük, en yaygın yalanlarından biri: “Bir şey yok.” Gerçekte olan ise şudur: Bir şey var. Hem de çok şey var. Ancak konuşulmayacak kadar derine bastırılmış, üzeri örtülmüş. Konuşulursa kontrolün kaybedileceğinden, o koca yapının yıkılacağından korkuluyor. Erkeklere Öğretilen İlk Ders: Susmak Çünkü bu coğrafyada erkeklere öğretilen ilk, en katı kural şudur: Konuşma. Hissetme. Gösterme. Ağlarsan zayıfsın, anlatırsan güçsüzsün, içini açarsan... Kaybedersin. O erkek çocuk büyür; adam olur, eş olur, baba olur. Yine de konuşamaz. Kızdığında susar, kırıldığında susar, hatta sevdiğinde bile çoğu zaman susar. Kelime bilmediğinden değil, duygu dilini hiç öğrenmediğinden. Ona öğretilen tek dil “kontrol”dür. Ancak kontrol dedikleri şey, bastırılmış duyguların dışarıdan düzgün durmasıdır aslında. İçeride fırtınalar koparken, dışarıda sahte bir sükûnet sergilemektir. Bir gün o fırtına ya büyük bir gürültüyle patlar ya da her şeyi içten içe çürütür. Duvarla Konuşmanın Bedeli. Peki, anne ne yapar bu sırada? Başta konuşur. Anlatır, didinir, anlaşılmak ister. Sonra yorulur. Çünkü duvarla konuşmak, insana kendini değersiz, hiçe sayılmış hissettirir. Bir gün, o da umudu kesip susar. İşte o gün, o ev aslında biter. Kavga yoktur, gürültü yoktur; ancak bağ da yoktur, can da yoktur. Toplum buna “olgunluk” der. “Adam ağırdır, pek konuşmaz,” diyerek alkışlar. Hayır! Bu olgunluk değil. Bu, iletişimsizliğin romantize edilmesi; duygusal tembelliğin kültür haline gelmesidir. O Çatlak Neden Onarılmaz? Bir erkek neden konuşmaz? Çünkü