Yu Hua’nın Yaşamak adlı eseri, insanın ruhuna saplanan kıymıklar gibi; acıtıyor, sızlatıyor ama bir yandan da orada olduğunu hissettirerek "canlı" olduğunuzu hatırlatıyor. Kapağını kapattığınızda odadaki sessizliğin bile ağırlaştığını, kalbinizin üzerinde fiziksel bir baskı oluştuğunu hissedeceksiniz. Bu kitap, sadece bir adamın başından geçen talihsizliklerin kronolojisi değil; aksine, insanın kadere, zamana ve kayıplara karşı verdiği o sessiz, vakur ve tüyler ürpertici direncin öyküsü. Yazar, kelimeleri o kadar sade ve gösterişsiz kullanıyor ki, anlatılan trajedinin büyüklüğü bu sadeliğin içinde daha da devleşiyor. Sanki Yu Hua bağırmadan çığlık atıyor ve o sessiz çığlık, okuyucunun içinde yankılanıp duruyor.
Fugui’nin hikâyesine tanıklık ederken, aslında bir insanın hayatının nasıl yavaş yavaş eksildiğini, tıpkı sonbaharda yapraklarını tek tek döken ulu bir ağaç gibi nasıl çıplak kaldığını izliyorsunuz. Ancak bu çıplaklıkta, acınası bir halden ziyade hayranlık uyandırıcı bir güç var. Fugui, başına gelen her felaketten sonra hayata küsmek ya da vazgeçmek yerine, yaşamın o en yalın, en saf haline tutunuyor. Onun bu hali, modern insanın "anlam arayışı" süslü cümlelerini yerle bir ediyor. Çünkü bu kitap bize yaşamın, başarılarla ya da mutluluk hedefleriyle değil; sadece nefes alıp vermekle, toprağa basmakla ve gün batımını izlemekle ilgili o ilkel gücünü hatırlatıyor. Okurken boğazınızda düğümlenen o yumruyu yutkunmakta zorlanacak, bazen kitabı göğsünüze bastırıp bir süre tavanı izleme ihtiyacı duyacaksınız.
Kitabın en vurucu yanı, acıyı ajite etmeden, onu hayatın su içmek ya da uyumak kadar doğal bir parçası olarak sunması. Karakterlerin yaşadığı her kayıp, okuyucunun kendi hayatındaki sevdiklerine daha sıkı sarılmasına neden oluyor. Sayfalar arasında ilerlerken,