... Geri kalan her şey sadece tapınak duvarlarının etrafında yapı iskelesi, diyordu. İnsanlığın yüz bin yıl boyunca bulduğu en iyi şeyler, anladığı ve kavradığı en önemli şeyler, bu tapınağa giriyor. Uluyarak, aç kalarak, köle yapılarak, isyan ederek, tıkınarak, çiftleşerek geçen bin yıllık tarihin ardından insanlık, hiçbir şeyden şüphelenmeksizin, kendi dalgasının bulanık tepesinde taşıyor bu tapınağı. Kimi zaman ansızın sırtında hissediyor bu tapınağı, sendeliyor o zaman veya tuğlalarına varıncaya kadar parçalıyor bu tapınağı, ya secdeye varıp tapınıyor ona ya da ona bitişik, onu lekelemek için başka bir tapınak inşa ediyor ama meselenin ne olduğunu aslında hiç anlamıyor ve tapınağı şu ya da bu tarzda kullanmaktan ümitsizliğe kapılıp çok geçmeden hayati ihtiyaçlarına kaptırıyor kendini: Otuz üç defa bölünmüş bir şeyi yeni baştan bölmeye, kimilerini çarmıha germeye, kimilerini göklere çıkarmaya girişiyor, tapınak ise asırdan asra, bin yıldan bin yıla büyüyor da büyüyor kendiliğinden, ne yıkmak mümkün onu ne de aşağılayıp tapınaklıktan çıkarmak... En eğlencelisi de, diyordu İzya, bu tapınağın her bir tuğlası, her bir ebedi melodisi, her bir benzersiz mimari çizgisi, bizatihi insanlığın o kadarcık şeye sıkıştırılmış bir deneyimini taşıyor kendinde, insanlığın fikirlerini, insanlık hakkındaki fikirleri, onun varlığının amaçları ve çelişkileriyle ilgili idealleri; kendini yiyip tüketen bu domuz sürüsünün şu andaki bütün menfaatlerinden nice kopuk görünürse görünsün bu tapınak, aynı zamanda ebediyen kopmazdır bu sürüden ve kavranılmazdır onsuz... Önceden kâğıt üzerinde veya bir dâhinin beyninde planlamak mümkün değil onu, kendiliğinden büyüyor insanlık tarihinin doğurduğu bütün en iyileri hatasızca toplayarak kendinde... Belki de, diye soruyordu İzya zehirli bir alayla,