Havva

Bulaşıcı hastalıklar gibi Türk târihinde, hemen her elli senede bir, isyandı, ihtilâldi, ıslahattı, inkılâptı... diye tekrarlanan illetin, zavallı Türk milletine kendi sesini duyurmayan bir sağırlık, kendi gerçeklerini göstermeyen ne denli bir körlük getirdiğini farketmek için acep daha nice bir zaman bekleyeceğiz?
Reklam
Yüzyılların teknesinde mayalanıp dünyâya medeniyet ve adâlet sadakası dağıtagelmiş olan Türk, şimdi dağarcığını varından yoğundan boşaltmakta tereddüt etmeyen ve kıyasıya harcadığı millî varlığından boş kalan bu dağarcığı başka ülkelerin nîmetleriyle doldurmaya servet, sâman sâhibi olup bir hoşça eyyam sürmeye can atabiliyordu.
Millî hassasiyet, millî gurur, belki de, toptan tüfekten evvel kazanılması gereken bir koruyucu müdâfaa silahı idi.
Osmanlı Türkü Rumeli'yi fethetmemiş olsaydı, bugün ne bir Sırp, ne Bulgar, ne Romen, ne de Yunan milleti olurdu. Her birini sindirerek, tepelerinde fırsat bekleyen katolisizmin iştihâsı, onları yutmadı ise, bu, ancak Türk istîlâ ve fütûhâtı sâyesinde olabilmiştir
Başımızı çevirip Türk'ün en az bin senelik geçmişine baktıktan sonra, gözlerimizi bugüne gezdirecek olsak: " Ne imişiz, ne olmuşuz?" demekten gayri söylenecek söz bulmak güç, belki de muhal. "Neden o zirvelerden bu çukurlara indik? Neden yeri göğü titreten sesimiz kısıldı? Neden sadaka verdiğimiz milletlerin iânesine el açmış bulunuyoruz?" diye dört duvar arasında söylenmeyi bırakmak ve bu suallerin altında çöreklenmiş gaflet ve hatâlarımızı yakalayıp, dolu dizgin, üstlerine gitmemiz gerekmez mi?
Reklam