Haklısın, sevişmemiz işten bile değildi. İsteseydik, olabilirdi de. Güzel bir akşamın sonunu noktalamak gibi kaçınılmaz, özlemi çekilen bir duyguydu. Ne var ki ben de istemedim. Kayınvaldenin pastasının özenli kurdelesi çözülmüştü. Onu bağlarken düşündüm. Arsız bir sokak çocuğu gibi gösterişli bir yalnızlık çekiyordun, orası apaçıktı. Ama çektiğin öksüzlük, sahiciydi. Benimkine benziyordu. O soğuk kış gecesinde birbirimize sarılıp ısınabilirdik. Bir daha karşılaşmayabilirdik. Birbirimizden hiçbir şey beklemeden sarılıp uyuyabilirdik, sevişebilirdik. Bunun ilk ya da ikinci ya da dördüncü karşılaşmada gerçekleşmesi, hiçbir şeyi değiştirmezdi. Saygınlığımızı ne artırır ne eksiltirdi. İkimiz de biliyorduk ya sevişeceğimizi.
Akşamki dinleyicilerin yorgun yüzleri, düşlerinde gevşeyen ve düşlerinde yüzer gibi görünen yüzler. Benim yüzüm... Peki ne aşka, ne inanca, ne itiraf edilebilir arzuya sahip olan ben, kendimden başka güvenecek kimsesi olmayan, ve kendime karşı neredeyse hiçbir zaman sadık kalmayan ben, ben de çok yoksul değil miyim?
Dua etmedim; muhakkak öleceğinizi tekrarlayıp duruyordum sadece. Yeterince içten bir üzüntü duyamamaktan korkuyordum: bundan, peşin olarak, bir çeşit pişmanlık duyuyordum.
Bağlanmaktan ve acı çekmekten duyduğum karanlık bir dehşet yüzünden, hemen hemen her zaman kendimi sıradan suç ortaklarıyla sınırladım. Bir tutkuya tutsak olmadan da bir içgüdünün tutsağı olmak yeter zaten ve hiçbir zaman sevmediğime samimi olarak inanıyorum.