"eileen merdivenin tepesinden aşağı, alice ise yukarı bakıyordu, yüzleri tedirgin, ürkek, kederliydi, her biri öbürünün sönük bir aynası gibiydi; saniyeler geçerken karşılıklı, solgun, asılı durdular."
herhangi bir önyargım olmadan başladığım bir kitaptı ve yazardan da okuduğum ilk kitap. başlarda kitaba ısınmakta biraz zorlandım bu da okumamı zorlaştırdı ama devamında gerçekten kendini sevdirmeyi başardı. okumak için çok fazla vaktim olmaması nedeniyle uzun bir zamana yaymak zorunda kaldım okuyamadığım zamanlarda da kitabı hep özledim. çünkü karakterlerde kendimi bulduğum çok fazla şey vardı. sadece yaşamak isteyen, hayatlarını yoluna sokmak isteyen, sevilmek ve sevmek isteyen birkaç insan.. her insan gibi. onların bu sıradanlığını okumak bana kendimi çok iyi hissettirdi. özellikle kitabın sonlarını daha çok sevdim yüzümde bir gülümseme ile bitirdim.
"benim de kendim için hayalini kurduğum hayat bu değildi. ama sahip olduğum hayat, elimdeki tek hayat bu."
ah ...
budur benim payıma düşen
budur benim payıma düşen
benim payıma düşen,
bir perde asılmasının benden aldığı gökyüzüdür.
benim payıma düşen,
terk edilmiş merdivenlerden inmektir.
ve ulaşmaktır bir şeylere çürüyüşte ve gurbette
benim payıma düşen,
anılar bahçesinde hüzünlü gezintidir.
ve "ellerini seviyorum" diyen
sesin hüznüne ölmektir.
Nine’nin, herkesin yolundan çekilmesi gerektiğine ilişkin üstü kapalı inancı diğer cadılara, çok uzun ağaçlara ve zaman zaman dağlara kadar uzanıyordu.