Bu kitap daha en başından beni büyüledi. İsimsiz uzaylımız, insanlara o kadar büyük bir ön yargı ve tiksintiyle bakıyordu ki, kendimi onun yerine koymaya ve onun bakış açısıyla bize uzaktan bakmaya çalıştım. Bu hoşuma gitti çünkü günlük hayatta neye canımız sıkılıyor, stres oluyor veya seviyorsak, her şey “insan” ile alakalı ve insana dair. Bir bakıma dünya bizim etrafımızda dönüyor gibi. Bu yüzden kitabın sunduğu o bakış açısını okumak hem kafa açıcı hem de çok zevkliydi.
Ana karakter kitap boyunca insana dair o kadar çok şey öğreniyordu ki, o bize dair minik detaylar hoşuma gitmeye, gözüme bir başka görünmeye başladı. Fıstık ezmesinden bahsedişi ve en sevdiğim alıntılardan olan “İnsanlar bir şeyi çok beğendiklerinde avuç içlerini birbirlerine vuruyorlar. Hiçbir anlamı yok bunun. Ama bunu sizin için yaptıklarında beyniniz tatlı tatlı ısınıyor”.
Başlarda uzaylının kendi gezegenine imrenmediğim değil. Ölümsüzlük ve akıl okuma, hastalıkları iyileştirme gibi ileri düzey teknolojilere hayran olmayacak insan yoktur herhalde. O yüzden ilk bakışta, insanlar acı çektiğimiz, yaşlandığımız ve sınırlı hayatımız olduğu için çok ilkel, çok kusurlu gözüküyoruz. Ancak kitap boyunca kendimi insanları savunurken, her şeye rağmen onların güzelliğine odaklanırken buldum.
Evet bir yandan bakınca çok ilkeliz. Kafamız, her gün gördüğümüz reklamlara yıkanıyor ve şekilleniyor, yapmak istemediğimiz şeyleri düzen pahasına yapıyoruz, kalp kırıyoruz, ihanet ediyoruz, yalan söylüyor ve manipüle ediyoruz. Acı çekiyoruz, yalnız kalıyoruz ve ölmek, her şeyi bitirmek istiyoruz. Ama bir yandan da seviyoruz, köpeğimizle oyunuyoruz, ihtiyacı olan biri için market alışverişini yapıyoruz, birbirimize destek oluyor, yaralarına bakıyor, seviyor, öpüyor, teşvik ediyor, şiir okuyor, ağlıyoruz. İnsan’ın bunca