İçimizdeki şeytanın, acizliğin ve iradesizliğin rahatsız edici bir şekilde romana dönüştürülmüş halini vermiş bize Sabahattin Ali. Rahatsız edici bir halde diyorum çünkü ciddi anlamda Ömer'e söylene, kıza okudum kitabı. Sürekli sinir etti beni, "Bırak şu çocuğu Macide! Bardağı taşırdı çoktan, bırak!" söylemlerimi duymuş, hissetmiştir bile artık Ömer... Taa ki o son 2 sayfasına kadar. Nasıl da şefkat duydum birden! Nasıl da baştaki laflarımı yuttum. Bu da Sabahattin Ali'nin kaleminin gücünü gösterdi bana.
Şimdi kendime herkesten evvel ben inanmıyorum. Tamamıyla değişeceğim... Muhakkak... Fakat ne zaman? Senelerce süren bir mücadeleden sonra mı? Yoksa hiç muvaffak olamayarak bu manasız varlığı taşımakta devam mı edeceğim?
İçimizdeki şeytan pek de kurnazca olmayan bir kaçamak yolu... İçimizde şeytan yok... İçimizde aciz var... Tembellik var... İradesizlik, bilgisizlik ve bunların hepsinden daha korkunç bir şey: hakikatleri görmekten kaçmak itiyadı var...
Çünkü alelade bir insan bile olmadıkları halde kendilerine bir de münevver insan payesi verilince ve hayattaki mevki ve itibarlarını kaybetmemek için bu sıfatı akla hayale gelemeyecek hokkabazlıklarla muhafazaya mecbur kalınca, pek tabii olarak dalavereci olacaklar, ahlaksızlaşacaklar ve mütemadiyen birbirlerinin kıymetsizliklerini ortaya vurarak kıymetsizliğin esas olduğu kanaatini uyandıracaklar...