Varolan'ın ancak Varlık ışığında göründüğünü, ama Varolan yüzünden insanın Varlığı unuttuğunu söyleyen Allemani kabilesinin o kötü büyücüsü, zaman zaman aklımıza düşüyordu belki.
İster metafizik, ister içkin gerekçelere bağlı bir inanca sahip olsun, en geniş anlamıyla inançlı insan kendisini aşar. Kendi bireyselliğinin tutsağı olmaz.
Gerçekliğin ezelden beri sarsılmaz bir düşünsel şema içine yerleştirildiği noktada, vahşet gerçekliğinin etkisi de zayıflıyordu. Açlık basit bir açlık değildi sadece, Tanrı'yı inkâr etmenin ya da kapitalist çürümenin kaçınılmaz bir sonucuydu. Şiddet görmek ya da gaz odasında ölmek, İsa'nın tekrarlanan çilesi veya zaten beklenen politik şehadetti: İlk Hıristiyanlar da, Alman köylü ayaklanmalarında ezilen köylüler de böyle çile çekmişlerdi. Her Hıristiyan bir Aziz Sebastian'dı ve her Marksist bir Thomas Münzer.
Hiçbir zaman belirli bir politik ideolojinin adanmış ve inanmış bir taraftarı da olmadım. Bununla birlikte itiraf etmeliyim ki gerek dindar, gerekse politik olarak bağlanmış arkadaşlara karşı daima büyük bir hayranlık hissettim ve hâlâ da hissediyorum. Bizim burada kabul ettiğimiz anlamıyla, "entelektüel" olup olmadıkları bir önem taşımıyordu. Biz kuşkucu-hümanist entelektüeller, belirleyici anlarda kendi edebi, felsefi, sanatsal tanrılarımıza boş yere yakarırken, onlar politik veya dini inançlarından, öyle ya da böyle, paha biçilmez bir destek alabiliyorlardı.