Beni Asla Bırakma’yı bitirdikten sonra içimde tuhaf bir boşluk kaldı. Kitap gerçekten akıcıydı; dili sade ama duygusu derindi. Özellikle ilk yarısında olayların nereye gittiğini tam olarak anlayamıyorsunuz. Ben de yarısına kadar organ bağışı meselesinin tam olarak ne olduğunu kavrayamamıştım. Hailsham’daki (okul atmosferindeki) o sakin, hatta yer yer nostaljik anlatım insanı yanıltıyor. Ancak sayfalar ilerledikçe gerçeğin yavaş yavaş ortaya çıkması insanı hikâyenin içine daha çok çekiyor.
Yazarın en etkileyici yanı, büyük trajediyi bağırarak değil, fısıldayarak anlatması. Kathy, Tommy ve Ruth’un sıradan gibi görünen çocukluk anıları, aslında kaderlerinin ne kadar baştan yazılmış olduğunu hissettiren küçük ipuçları taşıyor. Okurken “belki bir çıkış yolu vardır” diye umut ediyorsunuz ama o umut hep yarım kalıyor.
Özellikle Kathy ve Tommy için farklı bir son mümkün olabilir miydi diye düşünmeden edemiyorum. Erteleme umudu, onların aşkını kurtarabilir miydi? Yoksa yazar bilinçli olarak bize kaçışsız bir dünya mı göstermek istedi? Belki de kitabın gücü tam da burada: Hayatın her zaman adil olmadığını, bazı sonların değişmediğini yüzümüze sakin bir şekilde çarpıyor.
Bence bu roman sadece organ bağışı ya da klonlama üzerine değil; aşk, kader, kabulleniş ve insan olmanın anlamı üzerine yazılmış.