Bu kitabı üç saatte soluksuz okudum. Okudukça tüylerim diken diken oldu; kimi sayfalarda içim burkuldu, kimi satırlarda gözlerim doldu, kimi zaman ise tarifsiz bir gurur hissettim. Mustafa Güzelgöz’ün hikayesi sadece bir kütüphanecinin değil, inancın, azmin ve insan sevgisinin hikayesi.
Küçücük bir kasabada, sırtına kitap dolu sandıkları yüklediği bir eşekle insanlara umut taşıyan bir adam... Onun tek amacı okumayanın kalmamasıydı. Ama ne yazık ki, bu topraklarda iyi iş yapanları taşlamanın pek de yeni bir alışkanlık olmadığını bir kez daha gördüm. Her satır, geçmişte de aydınlık insanların nasıl yalnız bırakıldığını, nasıl anlaşılmadığını bir tokat gibi yüzüme çarptı.
Yine de bu kitap yalnızca hüzün değil; aynı zamanda umut, direniş ve sevginin gücünü anlatıyor. Bir insanın, elinde sınırlı imkânlarla neler başarabileceğinin canlı bir kanıtı bu hikâye. Okudukça kendime şu soruyu sordum: Bugün biz neyin mücadelesini veriyoruz? Ve acaba biz de “bir eşeğe kitap yükleyip yola düşecek” kadar inanıyor muyuz hayallerimize?
Mutlaka okunmalı. Sadece bir biyografi değil, aynı zamanda bir vicdan muhasebesi.