Roman içinde ön yargıları kısmı düşünceleri alt üst eden bir hikaye…
Anlatımı ve içerik çok iyi yazarın dili akıcı
Romanın merkezi memur Mürşit Bey ve öğretmen Zehra Hanım…
Biri İstanbul’da yok olurken biri Anadolu da kendini yalnızlığıyla barışık görünen ama geçmişe dair travmaları içinde ayakta kalmaya acıma duygusunu kısmen kaybetmiş bir birey
Yozlaşmış bir toplum içinde yalnızlığa itilmiş içsel çatışmalar geçmişte yaşanan travmaların olduğu bunu tüm hayatına yayan seçilmiş bir yalnızlık ….
İyi okumalar ….
“Kuş uçmaz, kervan geçmez bir yerdesin.
Su olsan kimse içmez,
Yol olsan kimse geçmez,
Elin adamı ne anlar senden?
Çıkarsın bir dağ başına,
Bir ağaç bulursun
Tellersin, pullarsın gelin eylersin.
Bir de bulutları görürsün,
Bir de bulutları görürsün,
Bir de bulutları görürsün.
Köpürmüş gelen bulutları.
Başka ne gelir elden?
Çın çın ötüyor yüreğimin kökünde
şu dünyanın ıssızlığı.
Tanrı kimsenin başına vermesin
böyle bir yalnızlığı.."
-Acımak…Ben insan ruhlarındaki derinliğin ancak onunla ölçülebileceğine kaniim.Evet , dibi derin kuyulara atılan taş nasıl çıkardığı sesle onların derinliğini gösterirse başkalarının elemi de bizim yüreklerimize düştüğü zaman çıkardığı sesle bize kendimizi insanlığımızın derecesini öğretir.
Fikrimce yalnız doğruluk hastalığı bir hak ve hakikat meselesi etrafında toplanmak kabiliyeti bir cemiyeti mesut etmeye kafi gelmez. Bunun için acımak birbirimizin feryadını, iniltisini duyabilmekte lazım…