Tutunamayanlar bir hikâyeden çok bir iç konuşma gibi ilerliyor. Başlangıçta Selim Işık'ın hikâyesi gibi görünse de zamanla odağı Turgut Özben'in kendi benliğine dönüşüyor. Selim'i anlamaya çalışan Turgut, aslında kendi parçalanmışlığını keşfediyor.
"Ben ne dediğimi biliyorum. Benim, Turgut Özben'in öz benliği..." gibi bölümler, romanın özünü özetler nitelikte: kimlik, dil ve benlik arasındaki sınırlar giderek bulanıklaşıyor.
Kitap boyunca altını çizdiğim sayısız cümle oldu... Oğuz Atay, "ait olamama" duygusunu son derece güçlü bir şekilde hissettiriyor.
Atay, burada sadece bir karakter anlatmıyor; dili bir oyun alanına çeviriyor. Mizah ile ciddiyet, ironi ile hüzün aynı cümlede yan yana durabiliyor.
Bu yüzden kitapla kurulan ilişki bir "takip etme" değil, bir "ritim yakalama" meselesi. Uzun aralar vermeden, metnin o oyunlu diline kapılarak okunduğunda gerçek tadı ortaya çıkıyor. Çünkü bu kitap, anlaşılmaktan çok hissediliyor.
Sonunda geriye net bir hikâye değil, bir ses kalıyor: biraz Selim, biraz Turgut, biraz da okurun kendisi...