Koleksiyoncu, İngiliz edebiyatının önde gelen yazarlarından John Fowles’in kaleminden okuduğum ilk kitabı ve kesinlikle bu kitapla yazarı tanıdığım için çok mutluyum. Alışıldık bir konu gibi görünse de içinde o kadar alışılmadık ögeler var ki…Belediyede çalışan sıradan bir memur olan Ferdinand, bahisten yüklü miktarda para kazananınca ilk yaptığı şey, uzun süredir saplantı duyduğu resim öğrencisi Miranda'yı kaçırmak olur. Olaylar ise bu büyük çıkış noktası üzerinde döner. Konu Miranda’nın kaçırılması değil kaçırılması fikridir. Bu fikir Ferdinand’ın hayatta kendi varlığını bütünüyle hissettiği bir dünyaya dönüşür. Ve kendi dünyasını kurmaya başlar…
Ferdinand’ın monologları öyle sahici ki ona hak verdiğiniz kızdığınız ya da neyi neden yaptığını anladığınız olaylara tanıklık ediyorsunuz. Ferdinand Miranda’ya doğrudan zarar vermese de ona en büyük zararı varlığıyla vermeye başlar öyle ki Miranda ona ismiyle seslenmez. Ona Caliban ismini takar. Sadece bu lakap bile bize, günümüzde yaşanan kadına yönelik şiddetin ne derece korkunç olduğunu anlatır.
Aşkın ne olduğunu değil ne olmadığını anlatan bir kitap olmasının yanısıra sanat düşüncelerini, siyasi görüş farklılıklarını ve sınıf ayrımını iki farklı bakış açısıyla okuyoruz. Miranda’nın mektuplarının bulunduğu ikinci kısım da oldukça etkileyiciydi. Kitabı sadece Ferdinand ağzından değil Miranda’nın gözüyle de görmüş oluyoruz.
Koleksiyoncu beni özellikle sonuyla etkiledi. Kitabın başını belirli bir tedbirle okuyup ortalarında pek çok duygu yaşadım. Sonunda ise istediğimi aldım. Böyle bir kitap böyle bitemez dediğim noktada beni tatmin etmesi yazarlarda aradığım en büyük özellik. Bana o vurucu noktayı veremeyen kitaplarda hayal kırıklığı yaşıyorum.