“ Onu mücellâ kılacak, bir başka isminin gölgesinden kurtaracak ne bir varlığı ne de öyle bir arzusu vardı. Hani, dede Korkut zamanında yaşayan bir oğlan olsaydı Mücellâ adsız kalırdı.”
“ Kızların canının sıkılmayacağını, karınlarının ağrımayacağını, korkunca damak çekmeyi, biraz daha fazla korkunca şekerli su içmeyi, durgun sularda ifritlerin beklediğini, akşam ezanından sonra bahçeye sıcak su dökülmeyeceğini hevesle, istekle öğrendi.”
Yüzlerce kez canıma kıymanın eşiğine geldim fakat yine de seviyordum hayatı.Bu gülünç zaaf belki de en vahim eğilimlerimizden biridir; biteviye yere çalmaya can attığımız bir yükü daima taşıma arzusu, varlığından İğrenmek ama yine de yapışmak o varlığa, velhasıl, bizi yutmakta olan yılanı, kalbimizi kemirinciye değin okşamak… Bundan daha aptalca bir şey olabilir mi?