Gülüşün ve Unutuşun Kitabı, yedi bölümden oluşuyor ve bu bölümler ilk bakışta birbirinden bağımsız görünüyor; farklı kişiler, farklı ilişkiler, farklı tonlar. Ancak Kundera’nın kendisinin de söylediği gibi kitabın duygusal ve düşünsel merkezi Tamina. Diğer bütün hikâyeler, Tamina’nın yaşadığı kaybı, silinmeyi ve hafıza yitimini farklı açılardan dolaşıyor. Bu nedenle aynı meselenin etrafında dönen bir kompozisyon gibi.
Biçimsel olarak Kundera anlatıyı parçalıyor. Roman, öykü, kişisel anı, siyasal yorum ve felsefi düşünce iç içe geçiyor; anlatıya sık sık doğrudan müdahale ediyor ve okuru kurmacanın dışına çekiyor. Kundera, okurun metnin içinde rahatça kaybolmasını istemiyor; aksine durmasını, düşünmesini, bölümler arasında bağ kurmasını ve zaman zaman rahatsız olmasını istiyor. Klasik Kundera.
Kitabın ana izleği hafıza. Birinci bölümde bu mesele siyasal bir yerden açılıyor; iktidarın tarihi silmesiyle başlıyor. İkinci bölümde bu silinme, insanların özel hayatına sızıyor. Üçüncü bölümde şiddet oyuna ve kahkahaya karışıyor, ahlaki pusula bulanıklaşıyor. Dördüncü ve altıncı bölümlerde Tamina, hafızanın yaşayan bedeni hâline geliyor: hatırlamak, var olmak; unutmak, yok oluş… oralarda dolanıyoruz. Beşinci bölümde litost, değersizlik ve aşağılanma duygusu olarak karşımıza çıkıyor; bireysel bir histen çıkıp toplumsal bir hâle dönüşüyor. Yedinci bölümde ise “özgürlük”, “beden” ve “serbestlik” söylemleri altında sınırların nereye kadar gevşediğine bakıyoruz.
Biraz dağınık mı? Evet. Çok metaforik mi? Kesinlikle. Bu yüzden herkesi içine alan, rahat okunan bir roman olduğunu iddia edemem. Sabır istiyor, dikkat istiyor, parçalar arasında bağ kurma merakı istiyor. Emek talep ediyor Kundera yine; birlikte düşünmeyi istiyor, okuru aktif kılıyor. Üstelik sonunda tamamlanmış cevaplar