Her cuma öğleden sonra mektuplarını alıp götürmek üzere evine gidip onunla birlikte iş işleyen postanedeki kıza verdi mektubu, içini döktüğü bu son itirafının çektiği
acıların da sonu olacağına inanmıştı. Ama hiçbir yanıt gelmedi. O günden sonra artık ne yazdığının bilincinde olmadığı gibi kime yazdığından da pek emin değildi, ama on altı yıl boyunca hiç ara vermeden yazmayı sürdürmüştü. Bir ağustos günü öğle vakti, kız arkadaşlarıyla birlikte iş işlerken, kapıya birisinin geldiğini hissetmişti. Kim olduğunuanlamak için bakmasına gerek yoktu. "Şişmanlamış, saçları dökülmeye başlamıştı,daha iyi görebilmek için artık gözlüğe ihtiyacı vardı," dedi bana. "Ama oydu işte, ta kendisiydi!" Korkmuştu, çünkü kendisi onu nekadar yaşlanmış görüyorsa, onun da kendisini o kadar yaşlanmışgördüğünü biliyordu, kendisindeki gibi içinde buna katlanacak kadarsevgi olduğunu da sanmıyordu. Gömleği, tıpkı panayırda ilk kez gördüğü zamanki gibi terden sırılsıklam olmuştu, belinde aynı kemer,omzunda kenarları sökülmüş olan gümüş süslemeli aynı heybeler vardı.Bayardo San Roman, şaşkın şaşkın bakan öteki işlemeci kadınlara aldırmadan ona doğru bir adım atmış, elindeki heybeleri dikiş makinesinin üzerine koymuştu.
"Tamam," demişti, "geldim işte."