Bu kitap bir aşk romanı gibi başlıyor ama aslında bir ruhun parçalanışını anlatıyor. Anna’yı okurken onu yargılayamadım. Çünkü onun yaptığı şey sadece sevmekti; ama yanlış zamanda, yanlış yerde ve yanlış cesaretle. Toplumun kurallarıyla kalbin arzusu arasında kalınca insanın içi ikiye bölünüyor. Anna tam olarak bunu yaşıyor.
Vronski’ye duyduğu tutku, bir kaçış gibi başlıyor. Ama sonra anlıyorsun ki kaçtığın şey dışarısı değil, kendi içindeki boşluk. Anna sevilmek istiyor ama daha çok görülmek istiyor. Evliliğinde eksik olan şey sadakat değil, ruh. İnsan ruhen yalnızsa, yanında biri olması hiçbir şeyi değiştirmiyor.
En çok beni etkileyen şey şu oldu: Tolstoy aşkı romantikleştirmiyor. Aşk burada hem büyü hem yıkım. Anna’nın içindeki gelgitleri okurken bazen “yapma” demek istedim, bazen de “haklısın” dedim. Çünkü o sadece mutlu olmak isteyen bir kadın değil; tutkuyu seçtiği için bedel ödeyen bir insan.
Kitap bana şunu düşündürdü: Cesaret bazen gitmek değil, kalmaktır. Ama kalmak da her zaman erdem değildir. Anna’nın trajedisi, kalbiyle gururu arasında sıkışıp kalması. Ve sonunda anlıyorsun ki bazı aşklar insanı özgürleştirmez, sadece daha görünür bir yalnızlığa sürükler.
Bazı kitaplar vardır, okurken değil bitirdikten sonra başlar. Bu da onlardan biri. Raif Efendi’nin sessizliğinde kendimi yakaladım; konuşamayan, içini kimseye tam açamayan o tarafımı. Maria Puder ise bana şunu hatırlattı: İnsan bazen hayatında ilk kez gerçekten görüldüğü an âşık olur. Aşk burada büyük cümlelerle değil, küçük bakışlarla kuruluyor. Ve en çok da suskunlukla.
Roman bana şunu düşündürdü: Sevgi, bağırarak değil anlayarak var olur. Raif’in trajedisi sadece kaybetmek değil, kendini hep geri plana koymak. Birini yüceltirken kendini silmek… İşte asıl kırılma burada. Maria güçlü, mesafeli, hatta yer yer sert; ama o sertliğin altında incinmiş bir ruh var. İkisi de aslında aynı yalnızlığın farklı yüzleri.
Bu kitap romantik bir aşk hikâyesi değil; geç kalmışlığın, içe atılmışlığın ve “keşke”lerin romanı. Okurken içimde bir sızı oldu çünkü şunu fark ettim: İnsan sevilmediği için değil, anlaşılamadığı için yoruluyor. Ve bazen en büyük trajedi, hayatının en derin duygusunu kimseye anlatamamak.
İçimde kimseye açamadığım bir oda vardı. Sen o odaya izinsiz girmedin, kapısını çalmadın bile; sadece varlığınla anahtar oldun. Bu yüzden seni unutmak, kendimi inkâr etmek gibi.
Sana baktığımda dünyada ilk defa biri beni gerçekten gördü sandım. O bakışta ne acıma vardı ne de merak; sadece anlayış. İnsan anlaşılınca âşık olurmuş, bunu geç öğrendim.