Kürk Mantolu Madonna’ya başlarken metnin diliyle aramda mesafe oluştu. Günümüz Türkçesine göre ağır, eski ve yer yer yorucu bir anlatımı vardı. Bu yüzden hikâyenin akışına uyum sağlamakta zorlandım; kitabı defalarca bırakıp günler sonra yeniden elime aldım. Ta ki Rasim, Raif Efendi’nin defterini okumaya karar verene kadar.
Asıl hikâye, tam da o noktadan sonra benim için kapılarını açtı. Raif Efendi’yi baştan tanımıyoruz; onu tanımamız kitabın sonlarına doğru mümkün oluyor. Çünkü Raif Efendi yaşayan değil, içinde yaşayan bir karakter. Duygularını dışa vurmuyor, anlatmıyor, savunmuyor. Hayatı sanki “keşke”lerden örülmüş bir iç monologdan ibaret. Bu yüzden onu geç anlıyoruz; belki de geç anlamamız gerekiyor.
Raif Efendi’nin hayatını anlamlı kılan tek gerçek bağ Maria Puder’dir. Maria, onun için sadece bir aşk değil; varlığını doğrulayan, onu ilk kez “görülmüş” hissettiren bir insandır. Aralarındaki sevgi son derece tutkulu, yoğun ve derindir. Bu yüzden hikâyenin ulaştığı son, içimde güçlü bir itiraz duygusu uyandırdı: “Böyle olmamalıydı.”
Bu kadar derin bir sevginin, bu kadar sessizlikle ve yarım kalmışlıkla sona ermesi insanı sarsıyor.
Ancak tam da bu noktada yazarın niyeti belirginleşiyor. Raif Efendi’nin içsel çatışmaları, kendini geri çekişi, değersizlik duygusu ve pasifliği düşünüldüğünde, mutlu bir son zaten mümkün görünmüyor. O, aşkı yaşamaktan çok içinde saklayan, cesareti düşüncelerinin altında ezilen bir karakter. Bu yüzden yaşanamayan bir aşk, aslında onun ruh yapısının kaçınılmaz sonucu.
Yine de okur olarak kızmamak elde değil. Neden bir adım atılmadı? Neden bu kadar derin bir sevgi yalnızca zihinde yaşandı? Raif Efendi, sanki hayatla değil, kendi düşünceleriyle savaşıyor gibiydi.
Kürk Mantolu Madonna bende alışıldık bir aşk hikâyesinden çok daha farklı bir iz