Köy yaşamının tekdüzeliği ve kasvetli havası, alışık olmadığı düzenin çöktüğünü fark eden bir adamın bakış açısından anlatılıyor…Zaman ilerledikçe hayat ona giderek daha anlamsız ve boş görünür; ilişkiler önemini yitirir ve o da hayal dünyasına çekilmeye başlar yani hayallerine sığınır…Kendi duygu ve düşüncelerimle örtüştüğü bir dönemde, dili akıcı olan bu romanı bu yüzden severek okudum.
“Kuşkularım, buruk ve doymamış,
damlamakta akşamın derinliklerine.
Bir şarkı söylüyor yorgunluk kulağıma.
Dinliyorum…
Daha dündü!
Ama geçer nasıl olsa!
Uykunun en güzel diyarlarını tanıyorum.
Asla gitmek istemiyorum oralara.
Henüz bilmiyorum, kapkara göl
nerede son verecek acılara.
Bir ayna varmış orada,
Parlak ve sağlam bir ayna,
ve istediği, bize,
acının yansımalarıyla,
derinleri göstermekmiş.”
“Uçarcasına geçiyorum bütün cennetlerin
emin diye bilinen mekânlarından,
bana göre değil çünkü sakin yürümek,
sütunları devirip duvar altlarını oyuyorum.
Denizin uzak hışırtılarıyla uyarıyorum başkalarını,
çünkü bana göre değil geceleri uyumak.
Ta ağzına dalıyorum çağlayanların
ve dağlardan çığları yuvarlıyorum.
Ben, hep ölümü düşünmek gibiyim.”