Han Kang’ın 4 kitabını da okumuş oldum bu kitap ile birlikte. Başlıktaki soru kitabın da sorusu. Acıların kitabı yazılabilir mi cidden? Ya da belgeseli, filmi çekilebilir mi? Yeterince anlatılabilir mi? Edebiyat tam da bunu ortaya koyabilme sanatı, dili diyebiliriz. Ama bazı acılar hele de hiç bitmeyen, bitmeyecek türden kabus gibi olayları şiddet pornografisi gibi yansıtmak ne derece hissettirebilir? Bir fotoğraf karesi görmek ya da en mide bulandırıcı şiddet sonucunu görmem yardımcı olur mu hissetmeye, anlamaya? Yazar bunun izleyici ya da okuyucuyu rahatsız etmek, kabuslar görmesini sağlamak dışında bir etkisi olamayacağını söylüyor esasında. Tam da bu sebepten kendi tarzı ile bir çerçeve çiziyor trajediden de öte insanlık utancı vakaya. Ve üç kadının hislerinden, gözlemlerinden, hayata baktıkları yerden basit ve yalın olağan hayatı yansıtarak bunu geçirmeye çalışıyor. Oldukça karmaşık hisler ve oldukça baş döndüren bir dil. Doğru. Ama zaten böyle bir olayın içinde kendinizi bulsaydınız nasıl olurdu ki? Binlerce cesedin içinden şans eseri kurtulsanız ya da binlerce insanı kadın, çocuk demeden öldürdüklerine pencerenizden şahit olsanız… Nasıl olurdu hisleriniz ve siz bunu anlatabilir miydiniz? Hayata kaldığınız yerden devam edebilir miydiniz?
Bir annenin yaşadığı acıların ve hayatla bağının durumunun -ki hatta babanın da- böyle şekillendiği bir durumda çocuklarına geçmeyeceğine mutabık yaşıyoruz esasında. Oysa insan, tüm deneyimlerini çoğalarak kopyalayan, aktaran bir varlık ise İnson buraya çok doğru düşmüyor mu? Yazarın anlatımı birçok şeyi yeniden sorgulatıyor ve bunu tırmalamadan yapabilmeyi başarıyor. Psikolojik yanı ile edebî yanın dağılımı birinin baskın olamayacağı dozda.
Kitabı okuduktan sonra birkaç inceleme okumam istedim. Fikirleri görmek, üzerine düşünmek