•    “Elçiler (rusul) kelimesi, genellikle “melekler” olarak algılanmıştır. Ancak doğrudan melekler kelimesinin değil de, elçiler kelimesinin kullanılmasına bakılarak, bunların Hz. Lut’a yaptığı çalışmaların yoldan çıkmış bu körkütük halka bir fayda vermeyeceğini, buralarda boşuna uğraşıp durmamalarını, başka yerlere gitmelerini, bu tip insanlara artık sözün fayda vermediğini, bir gün başlarına bir afet gelip Allah’tan belâlarını bulacak bir topluluk olduklarını söyleyen erdemli ve dürüst kimi genç insanlar olduğu da düşünülebilir...
  • Bu kitapta Peygamber ve sahâbîlerin, kıssalarla kendi sîretleri arasında bağlantı kurduklarını gösteren Kur'an'dan, hadis ve siyer kaynaklarından elde edebildiğimiz delilleri inceleyeceğiz. Son olarak da, Hz. Musa kıssası dışındaki bazı kıssalarda da bu bağlantı ve paralelliği gösteren örnekler üzerinde duracağız.

    Râzî'nin de ifade ettiği üzere, Kuran'daki bütün kıssalar, muhâtaplarına uyarılar ve doğru mesajlar vermek için anlatılmıştır (cemîu ekâsîsi'l-enbiyâi tenbîhun ve irşûdun). Şu halde bu anlatılan kıssaların, vahyin nüzûl dönemindeki muhâtaplarının yaşadığı hayatta karşılıklarının olması gerekir.

    Şâtıbî ise, Kuran'da aynı kıssanın farklı sûrelerde değişik üsluplarla anlatılması ya da aynı kıssanın muhtelif sûrelerde farklı kesitlerine yer verilmesinin, sîret-nüzûl ilişkisiyle bağlantılı olduğunu şu şekilde ifade etmektedir:

    "Nuh, Hud, Salih, Lut, Şuayb, Musa ve Harun gibi peygamberlerin kıssalarının zikredilmesi, inkârcıların inatları ve türlü türlü yalanlamalarına karşı Hz. Muhammed'i teselli ve onun moralini güçlendirmek içindir. Dolayısıyla Kuran kıssaları, onun hayatında yaşadığı olaylara benzer şekilde anlatılmıştır. Bu sebepledir ki Hz. Peygamber döneminin şartlarıyla örtüşmesi için aynı kıssa farklı şekillerde anlatılmıştır."

    Kuran'da anlatılan her bir kıssa, bu yöntemle okunduğunda çok ilginç bağlantılarla karşılaşılmaktadır. Öyle ki âdetâ bu kıssalarda anlatılanlar, Hz. Peygamber ve sahâbesinin yaşadıkları olayların birebir benzeri gibidir. Câbirî'nin de ifade ettiği gibi Kur'an kıssaları, Hz. Muhammed'in (s.a.v.) sîretinin aynası mesabesindedir. O aynada, onun davetinin geçmişinin, şimdisinin ve geleceğinin yansımaları görülmektedir. Kıssalar, her ne kadar görünüşte peygamberlerin hayat hikâyelerini anlatıyor olsalar da, onların anlatım üslubu, sadece anlatılan peygamberin kıssasıyla ilgilenmeyip her defasında Muhammedî davetin bir aşamasına uygun düşecek şekildedir.

    KISSA-SİRET BAĞLAMINDA KUR'AN'DAN DELİLLER

    Taberi Mekki bir sure olan Sâd Sûresi'nde anlatılan İblis kıssasındaki İblis figürü üzerinden mütekebbir, hasetçi ve inatçı Mekke müşrikleri; Medenî bir sûre olan Bakara Sûresi'ndeki İblis figürü üzerinden ise Medine Yahudileri'nin yerildiğini (takrî') ifade etmiştir.

    Arâf Sûresi'nin 189-190. âyetlerinde anlatılan ve pek çok müfessir tarafından Hz. Adem ve Hz. Havva'ya işaret ettiği söylenen kıssa hakkında Kaffâl eş-Şâşî (ö.365/976) bu kıssanın Hz. Âdem ve Hz. Havva'dan bahsetmediğini, müşrik Câhiliye Araplarının tavır ve tutumlarının temsîlî bir anlatımından ibâret olduğunu söylemiştir.

    Meleklerin Hz. Âdem'e secde etmesine rağmen, iblis'in etmediğinden bahseden Kehf Sûresi'nin 50. âyetinin tefsirinde, Râzî ve ondan esinlendiği anlaşılan Beydâvî, özetle şöyle bir yorumda bulunmuşlardır: “Kur'an'da İblis kıssası, her zikredildiği yerde, verilmek istenen mesajın bir mukaddimesi olarak anlatılmıştır. Burada da, Hz. Muhammed'i ve ona inananları fakir; kendilerini ise zengin ve asil gören mütekebbir müşrikleri karakterize etmek üzere anlatılmıştır.”

    Taberî, Hz. Adem'in iki oğlu arasında geçen ve sonuçta birinin diğerini haksız yere katletmesiyle sonuçlanan kıssanın, Hz. Peygamber ve ashâbını öldürmeye yeltenen Medine civarında yaşayan Yahudilere mesaj vermek üzere anlatıldığını ifade etmiştir. Râzî de bu kıssada asıl verilmek istenen mesajın, hasedin çirkinliğini vurgulamak olduğunu söylemiş, bunun sebebinin ise Medine civarında yaşayan yahudilerin Hz.Muhammed'e hased etmelerine [ve O'nu bu nedenle öldürmek istemelerine] bağlamıştır.

    Kur'an'da adı sıkça zikredilen Hz. Nuh'un kıssası, Hz. Muhammed'in sîretiyle oldukça benzer yönler ihtiva etmektedir. Öyle ki, kavminin Hz. Nuh'a yönelttikleri itirazların hemen aynısını Mekkeli müşrikler de Hz. Muhammed'e yöneltmişlerdir. Sözgelimi Hz. Nuh'un kavminin, ona inananların çoğunluğunun toplumsal statüsü düşük olan gariban takımından oluştuğu için kendisine inanmadıkları şeklinde ifadelerinin aynısını Mekkeli müşrikler Hz. Muhammed'e söylemişlerdir. Benzer şekilde, kavminin kendisinden sürekli mucize göstermesini talep etmesine karşılık, Hz. Nuh'un mucize göstermenin kendi irâdesine bağlı olmadığını, kendisinin melek olmadığını, gaybı bilmediğini, ancak bir beşer olduğunu ifade etmesi ile Kur'an'da zikredilen Hz. Muhammed'in bu manadaki ifadelerinin benzerliği dikkat çekicidir.

    Âlûsî (ö. 1270/1854), Kuran'da Hz. Nuh'un 950 sene kavminin içinde yaşadığının bildirilmesinin de aslında Hz. Peygamberi teselli maksadını taşıdığını belirtmektedir. Zira 950 sene gibi uzun bir tebliğ süresi boyunca kendisine çok az kişinin iman etmesine rağmen Hz. Nuh, tebliğden vazgeçmemiş, davasından dönmemiş ve sonunda Allah'ın yardımıyla kurtulmuştur. Burada Hz. Peygamber'e Hz. Nuh gibi sabretmesi gerektiği mesaji zımmen verilmiştir. Ayrıca Hud Sûresi'nde Nuh kıssası anlatıldıktan sonra "Öyleyse sabret. Akibet müttakî1erindir.”, meâlindeki âyet, zımmen Hz. Peygambere Hz. Nuh gibi sabretmeyi öğütlemektedir.

    Öte yandan, Hz. İbrahim'in, babasını tevhid inancını benimsemeye teşvik etmesinden ve onun günahlarının bağışlanması için dua ettiğinden bahseden âyetler, Hz. Peygamberin, kendisini himâyesi altına alıp ona babalık yapan amcası Ebu Tâlib'in Müslüman olmasını çok istediği bir bağlamda neye tekâbül ettiği hakkında önemli bir ipucu vermektedir. Hatta rivâyetlere göre, Hz. Peygamber, "Hz. İbrahim, babası müşrik olduğu halde onun için istiğfar etmişti. Öyleyse ben de amcam Ebû Tâlib için istiğfar edeceğim. Ta ki Rabbim beni bundan nehyedene kadar" demiş, bunun üzerine "İmansız öldükleri için cehennemlik olduğu kesin olan müşrikler hakkında ne Peygamberin ne de Müslümanların Allah'tan af dilemeleri doğru değildir.” meâlindeki âyet nâzil olmuştur.

    Hz. Yunus'un kıssasına dair anlatılanlar da Hz. Peygamber ve kavmine mesaj verici mâhiyettedir. Hz. Yunus hakkında inen ilk âyetlerde meâlen şöyle denilmiştir: "Sen Rabbi'nin vereceği hükmü sabırla bekle! Sakın balığın arkadaşı olan kişi gibi olma! Hani bir zamanlar dertli ve öfkeli bir şekilde niyazda bulunuyordu. Şayet Rabbi'nin lütfu onun imdadına yetişmeseydi, kınanmaya müstahak olarak deniz tarafından karaya atılırdı." Görüldüğü üzere, bu âyetlerde Hz. Peygamber'e, Hz. Yunus gibi ümitsizliğe düşüp görevden kaçmayı aklından geçirmemesi salık verilmiştir. Zira vahyin ilk günlerinde onun vahiy olgusuna alışma noktasında sıkıntı çektiği ve peygamberlik sorumluluğunun hakkını verememe endişesi taşıdığı anlaşılmaktadır.

    KISSA-SİRET BAĞLAMINDA HADİSLERDEN DELİLLER

    Hz. Peygamber, kıssalarda adı geçen karakterleri, dönemindeki bazı insanlarla özdeşleştirmiştir. Meselâ Ebû Cehil'i Firavunla; Hz. Ali'yi Hz. Harun'a benzetmiştir. Hz. Peygamber, Bedir Gazvesi'nde Ebû Cehil'in cansız bedenini görünce Allah'a hamdetmiş ve onun "bu ümmetin firavunu” olduğunu ifade etmiştir. Yine o, Bedir Gazvesi'nin hemen öncesinde, müşrikler için beddua ederken şöyle demiştir: "Allahım! Bu ümmetin firavunu olan Ebû Cehil'in bu savaştan sağ çıkmasına fırsat verme!”. Aynı şekilde Bedir savaşı esnasında Abdullah b. Mes'ûd Ebû Cehil'in kesik başını Hz. Peygamber'e getirdikten sonra, Afra'nın iki oğlunun şehit düştüğünü görünce şöyle demişti: "Allah, Afrâ'nın bu iki oğluna rahmet etsin! Zira onlar, bu ümmetin firavununun (fir'avni hazihi'l-ümmeti)" öldürülmesine iştirak ettiler. Böylece o, Allah'ın Firavun ve ordusuna karşı Hz. Musa'ya yardım ettiği gibi, Ebû Cehil ve ordusuna karşı da kendisine yardım ettiğini vurgulamak istemiş gibi görünmektedir.

    Hz. Peygamber, Hz. Ali'yi Hz. Harun'a benzeterek şöyle demiştir: "Ey Ali! Senin, benim nezdimdeki konumun, Harun'un Musa nezdindeki konumu gibidir." Bu rivâyetin, başka bir versiyonu ise şöyledir: Tebük seferine çıkarken Medine'de yerine Hz. Ali'yi bırakan Hz.Peygamber'e, Hz. Ali "Beni, kadın ve çocukların başında mı bırakıyorsun?" deyince, ona şöyle demiştir: "Musa'nın nezdinde Harun'un konumu ne ise, benim nezdimde de o konumda olmaya râzı değil misin?"

    Bedir Gazvesi'nin akabinde esir alınan müşriklere nasıl bir muâmele yapılması gerektiği konusunda, Hz. Peygamber ashâbıyla istişâre yapmıştı. Hz. Ömer, sert sözler söyleyerek onların öldürülmesini; Hz. Ebubekir ise daha yumuşak sözler söyleyerek fidye karşılığında serbest bırakılmalarını önermişti. Bunun üzerine Hz. Peygamber, bu iki sahâbînin söz ve tutumlarını, Kuran'da zikredilen bazı peygamberlerin söz ve tutumlarına benzeterek şöyle demiştir "Ey Ebu Bekir! Senin sözlerin, İbrahim'in şu sözüne benziyor: “Kim, bana tâbi olursa bendendir. Kim, bana âsîlik ederse, Sen sonsuz merhamet ve şefkat sahibisin.” Yine senin sözün, İsa'nın şu sözüne benziyor: “Eğer Sen onlara azap edersen, onlar senin kullarındır. Şayet onları affedersen, Sen Azîz ve Hakîm'sin.” Ey Ömer! Senin sözün de Musa'nın şu sözüne benziyor: “Rabbimiz! Onların mallarını ve mülklerini yok et! Kalplerine de sıkıntı ver! Zira onlar, belli ki acıklı azabı görmedikçe iman etmeyecekler.” Yine senin sözün Nuh'un şu sözüne benziyor: 'Rabbim! Yeryüzünde kâfirlerden kimseyi sağ bırakma!"

    Hz.Peygamber, Mekke'nin fethinin hemen akabinde Kâbe'de yaptığı meşhur konuşmasının başında Mekkeli müşriklere şöyle sormuştur: "Ne dersiniz? Size ne yapacağımı düşünürsünüz?" Onlar: "Hayır söyler, hayır düşünürüz. Sen değerli bir kardeşimizsin ve değerli bir kardeşimizin oğlusun" deyince, şöyle buyurmuştur: "Öyleyse ben, size kardeşim Yusuf'un kardeşlerine söylediği şu sözü söylüyorum: 'Bugün size hiçbir kınama olmayacak! Allah sizi bağışlasın. O, merhametlilerin en merhametlisidir.”

    Sonuç itibariyle Hz. Peygamber ve sahâbîler, Ku'ran kıssalarında verilen dersleri aldıklarını gösteren uygulamalar yapmışlar ve bunları sözlü olarak da ifade etmişlerdir. Bunlar, sayıca azdır; ancak yaşanan pek çok olayın ve söylenen pek çok sözün kayıtlara geçmemiş olması muhtemeldir. Önemli olan, onların kıssalarda anlatılan karakterler ve olaylarla, yaşadıkları hayatta karşılaştıkları olaylar ve insanlar arasında bağ kurduklarını genel olarak gösteren rivâyetlerin mevcut olmasıdır. Dolayısıyla bu konudaki az sayıda rivâyet, bize genel bir fikir vermeye yetecek mâhiyettedir.

    Ateş'in de belirttiği gibi, Kur'an'ın kıssa anlatmasındaki maksadı, hikâye anlatmak değil, anlatılan bu hikâyeler aracılığıyla öğüt vermektir. Bu sebepledir ki Kuran, peygamber kıssalarını bir bütün halinde kronolojik sıralamayla zikretmemiş, yalnızca Hz.Muhammed'in davetiyle ortak olan yönlerini seçerek anlatmıştır. Şu halde bu kıssalar mazi olmaktan çok hâldir. Hz. Muhammed'in kavminin tutumları, bu kıssalarda sembolleştirilmiştir.

    KİTAP:
    Doç. Dr. Mahmut AY – Kur'an Kıssalarını Siret Bağlamında Okumak – Hz. Musa Kıssası Örneği-; Sayfa:91-114
    [ÖZETTİR]