Mustafa Gökduman

Mustafa Gökduman
@lvlustafa
Tüm milliyetçilikler daima asimilasyonla ilgilidir çünkü milliyetçiliğin "doğal birlik" diye ilan edeceği ulus önce kayıtsız ve farklı gruplardan oluşan nüfusun ulusal şekilde ayırt edecek mitlerle semboller etrafında toplanmasıyla yaratılmak zorundadır. Belli bir toprak parçası üzerinde devlet hâkimiyeti kurabilmiş galip milliyetçilik, sakinler arasında bazı "yabancı" gruplarla karşılaştığında, yani kendilerine has ulusal kimliklerini ilan etmiş veya kültürel birleşme sürecinden geçmiş halk tarafından ayrık ve ulusal anlamda yabancı kişiler olarak görülen insanlara denk geldiklerinde asimile etme çabaları olabildiğince belirgin hale gelir ve içsel çelişkilerini tümüyle açığa serer. Bu durumlarda asimilasyonu, aynı kafirlerin "gerçek" dine döndürülme zorun-luluğunda olduğu gibi dönüştürücü bir misyon olarak takdim etmek mümkündür.
📚🔔 Tatil zili çaldı! Bir yıl boyunca verilen emeklerin ardından şimdi dinlenme, keşfetme ve yeni maceralara atılma zamanı. 🌞 Bu yaz bol kahkahalı, bol anılı ve elbette bol kitaplı geçsin. Tüm öğrencilere keyifli tatiller diliyoruz! 💙📖
Devletin ulusla özdeşleştiğini, ulusun kendi hâkimiyetini kuran bir organa dönüştüğünü gördüğümüzde, milliyetçiliğin başarılı olma ihtimali artar. Milliyetçilik sadece iddialarının ikna edici gücüne dayanmak zorunda kalmaz çünkü devlet iktidarı kamu dairelerinde, mahkeme salonlarında ve temsili yapılarda sadece ulusal dilin kullanımını zorlama imkânına kavuşmak demektir. Kamusal kaynaklar genel anlamda tercih edilen ulusal kültürün, özel anlamdaysa ulusal edebiyat ve sanat kollarının rekabetçi şansını artırmak için seferber edilir. Dahası hepsinden öte, rıza elde etmek için eğitim üzerinde kontrol kurma anlamına gelir. Evrensel eğitim, devletin hükümranlık alanında yaşayan herkesin devlete hâkim ulusa ait değerlerle eğitilmesine izin verir. Başarı derecesi farklılaşsa da, teoride olduğu iddia edilen şeyi, yani milliyetin "doğallığını" pratikte kurma çabası vardır. Eğitimin, dağınık olsa da her yere yayılmış kültürel baskıların ve devletin dayattığı davranış kurallarının bir araya gelişi, "ulusal fertlikle" bağlantılı yaşam tarzıyla ilişkilidir. Bu ruhsal bağ kendisini bilinçli ve açık etno-merkezcilikte gösterebilir. Bu tutumun temel özelliği, ait olduğumuz ulusun ve onunla bağlantılı her şeyin doğru, ahlaken övgüye layık ve güzel olduğuna duyulan kanaattir. Karşıtlık üzerinden kurulacak olursa, alternatif olarak sunulan şeyler karşısında onun katbekat üstün olduğuna ve ulusumuz için faydalı olan şeylere başka kişilerle şeylerin çıkarlarından daha çok öncelik verilmesi gerektiğine duyulan inanç da bunu örnekler.
Köken mitinin yanı sıra ulusun "doğallık" iddiası ve ulusal fertliğin verili, miras alınmış doğası milliyetçiliği mutlaka çelişkili bir konuma sokacaktır. Bir yanda ulusu tarihin verdiği bir hüküm ve doğal fenomenler kadar nesnel, katı bir gerçeklik olarak değerlendirmektedir. Diğer yandaysa kırılgan ve tehlike içindedir çünkü birliğiyle uyumu başka uluslara ait olan ve fertleri o ulusun saflarına girebilecek kişilerin varlığından ötürü sürekli tehdit altındadır. Ulus buna varlığını “ötekilerin" tecavüzlerine karşı koruyarak tepki gösterebilir ve bu nedenle sadece sürekli tetikte kalarak ve çabalayarak sağ kalır. Dolayısıyla milliyetçilik çoğunlukla ulusun muhafazasını ve devamlılığını garanti etmek için güç (zor kullanma hakkı) talep eder. Bunun üzerine devlet iktidarı harekete geçirilir ve bu zor araçları üze rinde tekel olmak demektir. Sadece devlet iktidarı tektip davranış kurallarını uygulatma ve yurttaşlarının uymak zorunda olduğu yasaları ilan etme kapasitesine sahiptir. Devlet meşruluğu için milliyetçiliğe ihtiyaç duyarken, milliyetçilik de etkin olmak için devlete ihtiyaç duyar. Ulusal devlet işte bu karşılıklı çekimin ürünüdür.
Sivil itaatsizlik basitçe kandırılmış insanların çarpık özlemleri olarak görülüp kenara atılamaz çünkü devlet faaliyetlerini meşrulaştırma çabalarının yarattığı mekânlarda gerçekleşir. Bu süreç neredeyse hiçbir zaman kesin olmadığı ve belli bir sondan yoksun olduğu için, bu tür eylemler politikaların hangi noktada baskıcı hale geldiğini ölçen birer barometre gibidir. Bu Emile Durkheim'ın devlet, suç ve sapkınlık gibi meseleler üzerine yazarken özellikle üzerinde durduğu kavrayıştır. Doğrusu bıraktığı kalıcı miraslardan biri, toplumun etkin bir ahlaki güç olduğunu ve elbette bunu teşvik etmede veya zayıflatmada devlet faaliyetleriyle politikaların yanı sıra ekonomik çıkarların da etkin olabileceğini belirten iddiasıdır.
İçeriden bakıldığında devlet, tebaasını emirlerine uymak için geçerli sebeplerin olduğuna ikna ederek meşruiyetini güvence altına almak zorundadır. Meşruiyet özneler arasında, devlet yetkililerinden gelen her emrin itaat edilmeye layık olduğunu söyleyen güvenin yanı sıra emirlere uyulmak zorunda olduğunu belirten kanaatin güvence altına alınması demektir. Bu ölçüde meşruiyet devlete karşı koşulsuz bir bağlılığın geliştirilmesini hedefler. Bu bağlılık içinde güvenlik, tek tek yurttaşların zenginliği ve gücünden yararlanabileceği bir "vatana" ait olma durumunda açığa çıkar. Bu sayede vatanseverliği yurttaşlar arasında aitlik hissi yaratan vatanı sevme üzerinden eylemlere yön çizen bir kılavuz olarak görebiliriz. Fikir birliği ve disiplin yan yana geldiğinde, tüm yurttaşların daha iyi konuma geleceği ve herkes için çatlaklardan ziyade ortak tutumların faydalı olduğu düşünülür.