Devletin ulusla özdeşleştiğini, ulusun kendi hâkimiyetini kuran bir organa dönüştüğünü gördüğümüzde, milliyetçiliğin başarılı olma ihtimali artar. Milliyetçilik sadece iddialarının ikna edici gücüne dayanmak zorunda kalmaz çünkü devlet iktidarı kamu dairelerinde, mahkeme salonlarında ve temsili yapılarda sadece ulusal dilin kullanımını zorlama imkânına kavuşmak demektir. Kamusal kaynaklar genel anlamda tercih edilen ulusal kültürün, özel anlamdaysa ulusal edebiyat ve sanat kollarının rekabetçi şansını artırmak için seferber edilir. Dahası hepsinden öte, rıza elde etmek için eğitim üzerinde kontrol kurma anlamına gelir. Evrensel eğitim, devletin hükümranlık alanında yaşayan herkesin devlete hâkim ulusa ait değerlerle eğitilmesine izin verir. Başarı derecesi farklılaşsa da, teoride olduğu iddia edilen şeyi, yani milliyetin "doğallığını" pratikte kurma çabası vardır. Eğitimin, dağınık olsa da her yere yayılmış kültürel baskıların ve devletin dayattığı davranış kurallarının bir araya gelişi, "ulusal fertlikle" bağlantılı yaşam tarzıyla ilişkilidir. Bu ruhsal bağ kendisini bilinçli ve açık etno-merkezcilikte gösterebilir. Bu tutumun temel özelliği, ait olduğumuz ulusun ve onunla bağlantılı her şeyin doğru, ahlaken övgüye layık ve güzel olduğuna duyulan kanaattir. Karşıtlık üzerinden kurulacak olursa, alternatif olarak sunulan şeyler karşısında onun katbekat üstün olduğuna ve ulusumuz için faydalı olan şeylere başka kişilerle şeylerin çıkarlarından daha çok öncelik verilmesi gerektiğine duyulan inanç da bunu örnekler.