Sonucu ne olursa olsun eylemlerimiz üzerine kafa yorarken kendimizi kaderini kendi çizen kişiler, yani arzuladığımız hedefler doğrultusunda hareket etme becerisine sahip özerk varlıklar olarak düşünmemiz mümkündür. Ancak bu çevremize bizim yön verdiğimizi varsaymaktadır. Peki, ya çevremiz bize yön veriyorsa veya kendimiz, başkaları ve yaşadığımız çevre arasındaki etkileşimin ürünleriysek?
Devlet ve ulus tarihsel anlamda yeryüzünün büyük bir bölümünde iç içe geçmiştir. Bu yolla devletler toplum üzerindeki hakimiyetlerini pekiştirmek ve savundukları düzeni güçlendirmek için ulusal hissiyatlardan yararlanmışlardır. Sözde doğal bir birlikten bahsederek yarattıkları düzenle her biri kendi kendisini kutlayan yapılar olmuştur. Dolayısıyla bu tür durumlarda yaptırımlara gerek görülmemiştir. Ancak şunu belirtmek gerekir ki, devlet ve ulus arasındaki birleşimin tarihsel düzlemde yaşanmış olması onun kaçınılmazlığının kanıtı değildir. Etnik sadakat ve belli dillerle göreneklere bağlı olmak, devlet iktidarının ittifakıyla yönlendirildikleri politik işlevlere indirgenemez. Devlet ve ulus arasındaki evlilik kesinlikle önceden yazılmış bir kader değildir, mantık evliliğidir. Sonuç olarak kırılganlığını, feci sonuçlar doğuran açık ve örtük şiddet eylemlerinde açığa serer. Ancak bu ilişki geçmişte nasıl değiştiyse gelecekte de değişebilir. Yeni oluşumların yararlı ve zararlı sonuçlarıyla ilgili yargılar gelecekte yapılacaktır.