Suskunluğumun konuştuğu dakikalar sanki zihnimde bir fırtına oluşturmak için çabalıyordu, başarıyordu da. Düşüncelerim artık mantık çemberinden çıkmış, birbiri ardına sıralanmış kelimelerden ibaret oluvermişlerdi. Ne yapmam gerektiğini bilmediğim bi' girdap bana kucak açmıştı, kollarını sarmıştı ve ben kıskaca alınmış gibi hissetmekten öteye gidemiyordum.
Denizin hırçın dalgaları düşüncelerim ile savaşmaya son verdiğinde her iki taraf da durulmuştu; sakinleşen denizin sesi, düşüncelerimi rahat bırakmaya karar vermişti en sonunda. Bunun bilinciyle kulaklıklarımı taktım ve müziğin zihnime akmasına izin verdim. Piyanodan çıkan her bir notada zihnimin durulduğunu hissediyordum. Bu durgunlukla bakışlarımı "Sinirli Kaya"ya çevirdim.
Sinirli Kaya, ona taktığım isimdi. Yumduğu gözleri ve sıktığı dişlerinden çok, çatmış olduğu kaşları ona bu ismi vermemdeki en büyük etkendi. Oturduğum bir başka kayanın üstünden onu izledim bir süre boyunca, yüzüne vuran dalgaların çehresine ne kadar sert çarptığını izledim sessizce. Onun da sanki benim gibi anlaşamadığı düşünceleri olduğunu hissediyordum, o da benim gibi savaşıyordu kendiyle. Bu düşünceyle gülümsedim; kırık bir tebessüm yüzümde peydâ olduğunda farkındaydım ki en az bu kaya kadar çatlamıştım ben de. Belki kalbim kırılmıştı, belki de ruhum.
Kulağımdaki piyano sesine eşlik eden dalgaları dinlediğim birkaç dakikanın sonunda oturduğum kayadan kalktım ve düşmemeye çalışarak kayalık alandan indim. Gitmeden, son bir kez omzumun üstünden arkama baktığımda Sinirli Kaya'ya veda ettiğimi biliyordum.
Bir taş parçasına bu kadar bağlanamazsın, dedim içimden kendime. Onda ne görmüştüm de böylesine içim daralıyordu ona bakarken, bilmiyordum. Bildiğim tek bir şey vardı, yaşadığı hayattan hoşnut olmayan bir ruh gibiydi bu taş parçası. Önüme