Aristoteles insan doğası diye bir şey olduğuna, yani insanların, onun ifade ettiği şekliyle, işlevleri olduğuna kanaat getirmişti. Bize en mükemmel şekilde uyan bir yaşama biçimi vardır. Bizi diğer hayvanlardan ve diğer her şeyden ayıran, ne yapmamız gerektiğiyle ilgili düşünebiliyor ve akıl yürütebiliyor olmamızdır. Aristoteles bundan, insan için en iyi yaşam şeklinin aklımıza ait güçleri kullanabildiğimiz yaşam şekli olduğu sonucunu çıkarmıştı.
İslam, geleneksel kilisenin mensupları için her açıdan değilse de belli başlı konularda yeni ve yabancı bir inançtır. Müslümanların teslis, asli günah doktrini veya Hz. İsa gibi temel konulardaki görüşleri geleneksel Hristiyanlığa zıttır. Bu itibarla İslam’ın yükselişi açıkça Hristiyanlığın aleyhine bir seyir yaratacak, Hristiyanlık için tehdit oluşturacak bir gelişmedir. Hal böyleyken, fetihlerle çağdaş veya yakın dönemli Hristiyan yazarlar herhangi bir dini gelişmeden bahsetmedikleri gibi, süreci ısrarla ve sadece askeri ve siyasi boyutlarıyla yorumlamışlardır.
İlahi din ve onun mesajı, Hz. Isa’dan sonra büyük ihtimalle ilk defa; insanlık tarihi açısından ise son defa olarak bir peygamber aracılığıyla 610’lu yollardan itibaren Arabistan Yarımadası’nın Hicaz Bölgesi’nden duyulmaya başlanmıştır. Bu kadim mesajı bu defa ileten, Mekkeli ve kırklı yaşlardaki Hz. Muhammed’dir. Mesaj, Hz. Peygamber’in yaşamı sırasında tamamlanmış, Kur’an’ı Kerim adında vahiy külliyatı olarak insanlığa miras kalmıştır. Bu miras bugün yine dimdik ayaktadır ve insanlık var oldukça yaşayacağına hiçbir şüphe bulunmamaktadır.